Makalelerimiz
 
 

Oyunun Çocuğun Gelişimine Etkisi


Oyun çocuğun her yönden gelişimine olumlu yönde etki etmektedir. Çocukların oynamalarına yasak getirmek, kısıtlama getirmek çocuğun gelişimine köstek olma anlamını taşır. Özellikle küçük yaştaki çocukların ev eşyalarıyla oynaması anne-babalar tarafından yasaklanmaya çalışılır. Oysa bu yaştaki çocuklar bir nesneye bilerek zarar vermezler. Verilen zararlar bilinçsizce verilen zararlardır. Eşyaları düşürüp kırdığında, çizdiğinde bilerek yapmamaktadır. Bu nedenle çocukların oyun oynamaları engellenmemelidir. Her oyunda gelecek için yapılan bir hazırlık göze çarpmaktadır. Bir çocuğun herhangi bir oyuna yaklaşım biçimi, seçtiği ve önem verdiği oyunlar, çocuğun çevresi karşısındaki tavrını, çevresi ile ilişkilerini ve başka insanlarla kendisi arasında nasıl bir bağlantı kurmuş olduğunu dile getirmektedir. Çocuğun geleceğe dönük yönünü oyunlarıyla tanırız. Çünkü çocuk oyunda kendini ifade edebilme imkanı bulur. “Oynamayan tay at olmaz” özdeyişi, çocuklar için oyunun ne kadar önemli olduğunu çok güzel ifade etmektedir. Bu nedenle gürültü yapıyor, kırıp döküyor, elbiselerini kirletiyor gibi nedenlerle çocuklarımızın oyunlarına engel olmamalıyız. Oyunların çocuğun gelişimi üzerindeki etkilerini şu ana başlıklar altında açıklayabiliriz:
Sosyal Gelişimine Etkisi
Psikolojik Gelişimine Etkisi
Fiziksel Gelişimine Etkisi
Dil Gelişimine Etkisi
Zeka Gelişimine Etkisi

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

 

Çocuklarda Düztabanlık

Kemiklerin, bağların biçimi ve gerginlikleri ayağın uzunluğu boyunca iç kısımda topuk ile parmaklar arasındaki girintiyi oluşturur. Bu girinti bebeklikte yoktur. Büyüdükçe bu ark gelişir. Normal bebek ayaklarındaki fazla yağ dokusu ve arkın zamanla gelişmesine bağlı olarak 3 yaşına kadar bebeklerin çok büyük kısmında düztabanlık olabilir.

Çocuk ayağını basarken düz, otururken veya parmak uçlarındayken normal ayak içi girintisi görülüyorsa bu esnek düztabanlıktır. Bu durum aileler için büyük bir endişe kaynağıdır. Oysa bu çocukların büyük kısmı sorunsuz olarak büyürler. Esnek düztabanlıkta çocuklar normal kas fonksiyonuna sahiptir, eklem hareketleri normaldir. Esnek düz tabalık genellikle ağrısızdır. Çocukta yürürken veya spor sırasında ara verme gereği duymaz. Esnek düztabanlık zaman içinde cerrahi ve diğer herhangi bir tedaviyi gerektirmeden düzelir.

Esnek düztabana sahip çocuklarda taban arkının gelişimi 5?7 yaşlarına kadar devam eder. Bu tip düztabanlığın tedavisi buluğ çağına kadar yoktur. Bu durumdaki aileler gereksiz yere çok sayıda doktor başvuruları ve ortopedik botlar-tabanlıklarla zaman ve para kaybederler.

Düztabanlığın buluğ çağlarına kadar devam etmesi durumunda ayak tabanında ağrı olabilir. Bu durumda doktora başvurulması gerekir.

Buluğ çağında ağrılı ayaklarda doktor ağrının nedenini araştırır. Bu genellikle gergin aşil tendonunu veya sert düztabanlığa bağlı olabilir. Aynı zamanda çocukların giyilmiş ayakkabılar ile doktora götürülmesi önemlidir, çünkü doktorlar için ayakkabılarının uygunluğunu ve aşınmanın nerede olduğunun görülmesi tanıda çok önemlidir. Doktor aynı zamanda ailede düztabanlığı olup olmadığını da soracaktır. Çünkü ayaklardaki kemik dizilim ve biçimini etkileyen temel özellik genetik yapıdır. Aynı zamanda doktorunuz çocuğunuzda sinir veya adale hastalığı olup olmadığını da tetkik edecektir.

Eğer çocuğunuzda aktiviteye bağlı ağrı veya yorgunluk oluyorsa doktorunuz öncelikle aşil tendonunu germe egzersizi verecektir. Hala rahatsızlık devam ediyorsa bir tabanlık verecektir. Tabanlık ağrı ve yorgunluğu azaltırken ayakkabı ömrünü uzatır. Bazen aşil gerginliğini azaltmak için fizik tedavi ve alçılama da gerekebilir. Bunlara rağmen devam eden ağrıda cerrahi tedavi önerilebilir. Ancak çok az sayıda esnek düztabanlığın zaman içinde cerrahi tedaviye gereksinim gösterdiğini unutmamak gerekir.

Doç.Dr. Turan USLU
Sema Hastanesi
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

 

2- Fikret Karadurmuş – 1339 Puan

Büyüme Bozukluklarına Dikkat!

Büyüme bozuklukları yaşıtlarına göre kısa olma veya yeterince boy atamama ile kendini gösterir. Büyüme hızının 4 yaşından önce yılda 7 cm, 6 yaşından önce 6 cm, 6 yaş ile ergenliğin başına kadar ise 4.5 cm’den daha az olması yetersiz büyümeyi gösterir. Memorial Hastanesi Pediatri Bölümü’nden Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Ercan, çocuklarda büyüme geriliklerinin nedenleri ve belirtileri ile tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Büyüme bozukluklarının erken tanısı açısından en iyisi, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, her çocuğun büyümesinin izlenmesidir. Çünkü bilindiği gibi yeterli büyüme sağlığın göstergesidir ve yetersiz büyüme söz konusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır. Boy kısalığı veya büyüme bozukluğu nedeniyle değerlendirilen olgularda hormon eksikliğinin saptanması halinde, bu olgulara büyüme hormonu tedavisi uygulanır. Büyüme hormonu tedavisinin başarısını etkileyen en önemli faktör tedaviye gecikmeden başlanmasıdır. Boyu ve büyüme hızı normal olan çocuk erişkin olarak kısa kalabilir mi? Bir çocuk yeterli hızda büyüdüğü, hatta yaşıtlarına göre uzun boylu olduğu halde erişkin çağında kısa kalabilir. Bunda, ergenliğin erkence başlaması ya da zamanında başladığı halde hızlı seyretmesi rol oynar. Ergenlik normalde kızlarda en erken 8 yaşını bitirip 9 yaşına basınca, erkeklerde ise en erken 9 yaşını bitirip 10 yaşına basınca başlar. “Erkence” başlaması ise kızlarda 7-8 yaş arasında, erkeklerde 8-9 yaş arasında başlaması olarak tanımlanabilir. Kızlarda ergenlik çoğunlukla göğüs gelişmesi, daha seyrek olarak da kıllanma ile başlar. Erkeklerde ise ergenliğin ilk bulgusu erbezlerinin büyümesidir ki bu hekim tarafından ölçülerek saptanabilir. Kıllanma ve peniste büyüme de erkek çocuklarda ergenliğin diğer belirtilerini oluşturur. Klinik izlenimler ergenliğe erken değilse de erkence (7-8 yaş arası) giren kız çocuklarının bir artış gösterdiği yönünde. Bu durum ise ergenlik döneminden önce yaşıtlarına göre uzunca boylu olan bir kız çocuğunun erişkin olarak kısa kalmasına yol açabileceğinden, ergenlik belirtileri erkence gözlendiğinde çocuğun hekim tarafından değerlendirilmesi uygun olacaktır. Aynı dönem 8-9 yaş arasındaki erkek çocuklar için de geçerlidir. Diğer taraftan zamanında başlamış olsa da hızlı seyreden ergenlik de boyun kısa kalmasına yol açabilir. Örneğin aynı yaş ve boyda ergenliğe giren iki çocuktan ergenliği hızlı seyreden seyretmeyene göre daha kısa olur. Ergenliğin zamanlamasının veya hızının erişkin boyunu olumsuz yönde etkilemesi engellenebilir mi? Boy-ergenlik ilişkisi açısından, hiç olmazsa, kız çocukların 8 yaşından itibaren, erkek çocukların ise 9 yaşından itibaren büyüme ve ergenlik yönünden değerlendirilmesi gerekir. Böylece erkence başlamış ya da zamanında başlamış ancak hızlı seyreden ergenlik nedeni ile erişkin boyunun kısa olması engellenebilir. Çünkü erkence ergenliğin veya hızlı seyreden ergenliğin erişkin dönemde boy kısalığına yol açabileceği hekim tarafından belirlendiği takdirde ergenlik ertelenebilir. Yine bu tedavinin başarısı da tedaviye erken dönemde başlanabilmesine bağlıdır.

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

 

Öğrenme güçlüğü olan çocuklarda sıklıkla görülen özellikler aşağıdaki gibi

sıralanabilir. (Whirter ve Acar, 1985; Kawanagh, 1988; Korkmazlar, 1994, 2003;

Korkmaz, 2000). Ancak bu her çocuğun aynı özellikleri taşıdığı anlamına

gelmemelidir. Her çocuk farklı sayıda ve farklı özellik gösterebilir.

1. Zekâsı normal veya normalin üstündedir.

2. Kıpır kıpır yerinde duramaz yâda çok yavaş hareket ederler.

3. Dikkati kısa sürelidir.

4. Dağınıktırlar, zamanı iyi kullanamazlar.

5. El göz koordinasyon güçlükleri vardır.

6. Sağ-sol ayırt etmede güçlük yaşarlar.

7. Top oynama, ip atlama gibi motor koordinasyon gerektiren oyunlar zor gelir.

8. Sakardırlar.

9. Algı kusurları vardır.

10. Okuması yavaştır. Özellikle bilmediği kelimeleri ve uzun kelimeleri okurken

duraklar, okuyamaz.

11. P,b,d gibi yâda h,y,s,z gibi harfleri karıştırırlar.

12. Bazı harfleri unutur bazı harfleri fazladan eklerler.

13. Kelimeleri kısaltarak okurlar.

14. Kelimeleri uzatır.

15. Tahmin ederek okurlar.

16. Yüksek sesle okurken anlamı ifade edecek ritm, tını ve ton bozuktur, yanlış

vurgulama yaparlar.

17. Bir satırı takip edemez karıştırır.

18. Okuduğu bir öykünün anlamını çıkaramazlar.

19. Çarpım tablosunu öğrenememe, sayı sembol güçlükleri, yazı bozuklukları, ayna

hayali yazımı sık görülür.

20. İçinden okurken dudak hareketleri ve bazı ses çıkarma eşlik eder

21. Saatleri saatlerine uymaz, duygulanım değişikliği görülür.

22. Beden imajı zayıftır. Benlik saygısı düşüktür.

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

 

 

Çalışan Annelerin Çocuklarıyla İletişimi Nasıl Olmalı?

Eve geldiniz, yorgunsunuz ve çocuğunuzla vakit geçirmek için haliniz yok. "Çocuk da yaparım kariyer de" iddianızın anne olduktan sonra geçerliliğini yitirdiğini görüp üzülüyor, bir çeşit suçluluk duygusu hissediyorsunuz. Peki hem çalışıp hem de çocuğunuzu sağlıklı yetiştirmenin yolları neler

Suçluluk duygusu ile çocuğunuza doğal olmayan ilgi gösterilerinde bulunmayın

 

Çalışan kadınların sayısı toplumda giderek artarken, aralarında anne olanların sayısı da oldukça fazladır. Çalışan anne, gün boyu iş ortamında olduğu için çocuğuyla yeterince vakit geçirememenin sıkıntısı içinde olabilir. Bu sıkıntı zamanla yerini suçluluk duygusuna bırakır. Kendini suçlu hisseden anne; “Çocuğuma yeterli zamanı ayıramıyorum, onunla ilgilenemiyorum” ile başlayan cümleleri sık sık kullanmaya başlar. Bu duyguyla birlikte; anne kendini iyi hissetmek için doğal olmayan ilgi gösterilerinde bulunabilir ya da çocuğa gereksiz hediyeler vermeye başlayabilir. Bu durum çocuğun kafasını bulandırmakta, “Galiba bir şeyler yolunda gitmiyor” hissini çocuğa geçirmektedir. Eksiklik ve telafi duygusuyla yaklaşılan çocuk, kızgınlıkla problemli davranış sergileyebilmektedir. Halbuki çocuk kadar ebeveynin de iyi zaman geçirmeye, ilişkilerinden keyif almaya ihtiyacı vardır.

Sorumluluklarınızı görev olarak algılamayın

Yoğun iş temposundan sonra eve gelen anneyi; ev işleri, yemek hazırlığı, çocuğuyla güzel kaliteli zaman geçirmek, kadın olduğu için kendi öz bakımını yapmak gibi pek çok görev beklemektedir. Burada sorun, sorumlulukların “görev” olarak algılanmasıdır. Özellikle “Çocuk istiyor” diye bir aktivitenin yapılması zorunluluğu, bu duygunun çocuğa geçmesi çocukta sıkıntılı bir süreç oluşturmaktadır. Çocukların en temel ihtiyaçları sevgi ve ilgidir; ancak bunun doğal şekilde verilmesi, karşılığında da alınması anne çocuk ilişkisinde temel güveni oluşturur, sürdürülürse de pekiştirir.

Çocuğunuzun sadece dersleri ile ilgilenmeyin

Anne bir taraftan yemeği hazırlarken bir taraftan çocuğunun hatırını sorabilir. Bu anda “ne” sorduğunuzdan çok, “nasıl” sorduğunuz önemlidir. Çocuk ile konuşulurken diyaloğu aceleye getirerek, tüm gün okulda yaptıklarının raporunu almak doğru bir ilişki şekli değildir. Çocuğa kendi durumunu da anlatmak, iş yerindeki yaşantılarını paylaşmak, karşılıklı etkileşim halini oluşturabilmek önemlidir. Böylece birarada geçirilen tüm zamanlar kıymetli hale gelir.

Çocuğunuzun oyun isteğini gönülsüzce kabul etmeyin

Eve geldiğinizde kendinizi yorgun hissediyorsanız sadece çocuğunuz oyun oynamak istiyor diye onu kırmamak için isteksizce kabul etmek yerine; çocuğunuza durumunuzu anlatıp, dinlenme isteğinizden bahsedebilmelisiniz. İlk başlarda bu durumu kavrayamasa da annesi ile keyifli ilişkisi olan çocuklar bu hayal kırıklığını kabullenip beklemeyi becerebilecektir.

Sebze yemek istemeyen çocuğunuzla inatlaşmayın

Çalışan annelerin en büyük hataları, zamanın sınırlı olmasına takılıp, yapılması gerekenleri aceleyle halletmek istemelerinden kaynaklanır. İş yaşamında aktif rol alan anneler vakitsizlikten dolayı, belirledikleri şablonlara aile üyelerinin o zaman çerçevesinde uymasını beklerler. Halbuki sebze yemek istemeyen çocuğa illa ki o akşam sebze yedirmeye çalışmak, inatlaşmak ve tartışmak yerine, hoşgörüyle yaklaşıp keyifli vakit geçirmek çocuk için daha doyurucudur. Hafta sonları çocuğun ilgi alanına giren aktiveleri beraber gerçekleştirmek de çocuğu mutlu edecektir.

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

 

Okul öncesi eğitim süresince çocuklar ilköğretime hazırlanırken, paylaşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi ve birlikte çalışmayı öğrenirler. Okul öncesi eğitimin amacı çocuklarda öğrenmeye ilgi uyandırmak ve çocuğun varolan yeteneklerini görünür kılmaktır.

Bu dönem, araştırmacılar için çocuğun yüksek öğrenme potansiyeline sahip olduğu bir dönem olarak görülmektedir. Uygun fiziksel ve sosyal çevre koşullarında ve sağlıklı etkileşim ortamında yetişen çocuklar, daha hızlı ve başarılı bir gelişim gösterirler.


Eğitimin ilk basamağını oluşturan okul öncesi eğitim gömleğin ilk düğmesidir ve bunun doğru iliklenmesi gerekir.

Çocuğun doğduğu günden temel eğitime başladığı güne kadar geçen yılları kapsayan ve çocukların daha sonraki yaşamlarında önemli rol oynayan; bedensel, psikomotor, sosyal-duygusal, zihin ve dil gelişimlerinin büyük ölçüde tamamlandığı, kişiliğin şekillendiği ve çocuğun devamlı olarak değiştiği bir süreçtir. Bu nedenle, çocuğun küçük yaşlarda sağlıklı bir ortamda gelişimini sürdürmesi önem kazanmaktadır.

Sağlıklı ve istenilen davranışlara sahip çocuklar yetiştirmek, onların gelişim özelliklerini ve bu özellikler doğrultusunda gereksinimlerinin neler olduğunu bilmeye bağlıdır. Erken çocukluk dönemindeki gelişmelerle, okul öncesi eğitim artık anne babanın yalnız başına başarabileceği bir konu olmaktan çıkmış durumdadır.

Eğitim, öğrenci-öğretmen-veli üçgeninden oluşan platformdur. Bu birliktelik ne kadar bilinçli ve sağlıklı olursa, çocuklarımızda o oranda sağlam bir kişilik kazanırlar.

Eğitimin sağlam temeller üzerine kurulmasında ve insanların ileri yaşlardaki başarılarında okul öncesi eğitimin rolü bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ana kucağındaki yoğun ilgiden sonra, anaokulu ortamı çocuk için dünyaya açılan yepyeni bir penceredir. Olumlu yada olumsuz anlamda verilen her şey, onları yetişkinlik yıllarında da doğrudan etkilemektedir.

3 yaşına kadar bir çocuğun beyni bir yetişkinden 2,5 kat fazla çalışır, 6 yaşına kadar bir profesörden 2 kat hızlıdır. Yapılan tüm uluslararası araştırmalar ve uygulanan testler göstermektedir ki 0-6 yaş grubunda, gelişim düzeyinde okul öncesi eğitimi almış çocukların, akademik programlarda eğitim almış olanlara göre 1. sınıf başarı düzeyleri daha yüksektir ve okuma yazmaya daha hızlı geçmektedirler.12 yaşında IQ değerleri 5 puan daha yüksektir, 15 yaşında yetenek sınavlarında % 90 -100 arası başarı sağlarlar. % 65’i liseyi, % 45’i üniversiteyi sorunsuz kazanır ve bitirir. Yetişkin olduklarında dış dünyayla kolay ve sağlıklı iletişim kuran, sosyal insanlar olurlar.

Okul öncesi eğitim kurumları; toplumun temel yapısını oluşturan

* Saygı,sevgi,
* Paylaşma, iş bölümü,
* Sorumluluk
* Sosyal çevre oluşturma açısından çocuğu geleceğe hazırlayan en güvenli ortamdır.

Bilindiği gibi, 3 ile 6 yaş arası çocukta pek çok gelişimsel değişmenin yaşandığı yıllardır. Normal gelişim gösteren bir çocuk, 6 yaş civarında pek çok motor becerileri kazanmış, çeşitli fiziksel becerilerini kullanmaya başlamıştır.

Bilişsel gelişim açısından ise, fiziksel ve sosyal çevresi ile ilgili yoğun bir bilgi birikimi oluşturmaya ve çevresinde gelişen olayları anlamaya başlamıştır.

Buna karşın, okul öncesi yılları çocuğun soyut düşünme yetisinin henüz tam şekillenmediği ve bu nedenle yapılan tüm etkinliklerin somut bir biçimde çocuğun yaparak ve deneyerek öğrenmeyi gerçekleştirdiği yıllardır. düşünüldüğünde, okul öncesi yılları çocuğun arkadaşları ve öğretmeni ile birebir olarak kuracağı iletişime dayalı konuşma ve dinleme becerilerini geliştirici etkinliklerin ağır bastığı yıllar olmalıdır.


Okul öncesi eğitim neden gereklidir

* Çocukta zeka gelişiminin %70 lik kısmı 7 yaşına kadar tamamlanır ve öğrenme becerisi bu yaşta gelişir.
* Çocuğun grup içine katılması, sağlıklı ilişkiler kurması, kültürel değerlerine sahip çıkması, sosyalleşmesi gibi olgular bu yaşta gelişir. 
* Bu dönemdeki sapma ve olumsuzluklar çocuğun bütün yaşamını olumsuz yönde etkiler.
* Farklı kültür ortamlarından ve ailelerden gelen çocuklar ortak bir yetişme ortamına okul öncesi eğitim kurumlarında ulaşır. Çocuk kendine güven duygusunu bu kurumlarda kazanmaya başlar.
* Dilini doğru, yanlışsız ve güzel konuşma özelliğini bu yaşta öğrenir. Toplumu, çevreyi, evreni ve insan davranışlarını tanımaya başlar.
* Nesneleri, eşya ve varlıkları, temel bir takım becerileri, davranışları, olumlulukları ve olumsuzlukları öğrenmeye başlama yaşı 4-6 yaşları arasındadır.
* Aile içi desteğin tek başına yetmediği, çocuğun kendi yaşıtlarıyla birlikte olabileceği, bedensel ve zihinsel gelişmelerini sağlıklı biçimde sürdürebilecekleri bir ortam olduğu için okul öncesi eğitim zorunlu ve gereklidir.

Türkiye genelinde ortalama okul öncesi okullaşma oranı %15 tir. Bu son derece çarpıcı bir orandır. Diğer Ülkelerle karşılaştırıldığı zaman durum daha net olarak anlaşılmaktadır. Avrupadaki bir çok ülkede bu oran %100’dür.

Okulöncesi eğitiminin desteklenmesi için sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Aile ve eğitimci işbirliği ile gerçekleşen okulöncesi eğitim; çocuğun daha yaratıcı, ileriyi görebilen, yeni ürünler yaratabilen ve çevresini kendi amaçları için yönlendirebilen özerk bir birey olarak yetişmesine katkı sağlayacaktır


Sonuç olarak;

Okul öncesi eğitim önemli ve her çocuk için gereklidir!...

www.akiloyunlariakademisi.com

dan alıntı yapılmıştır.

 

Eğlenceli tahmin

Gelişim alanı: Bilişsel ve Dil Alanı

Önerilen Yaş:4 yaş ve üstü

Hazırlayan: Seda Yeşil

EĞLENCELİ TAHMİN Aklınızda bir hayvan tutup, o hayvanın özelliklerini çocuğunuza ipucu olarak verin. Örneğin; uzun bir boynu var, üzeri benekli, ağaç yapraklarını yer. Bu nedir?(zürafa). Suda yaşar, kısa bacakları ve kocaman dişleri vardır, yeşildir. Bu nedir?(timsah). Sütü sever, tüyleri vardır, miyav der. Bu nedir?(kedi). Çocuğunuz cevabı bildiğinde o hayvanı canlandırmasını ve hareketlerinden oluşan bir drama yapmasını isteyebilirsiniz. Daha sonra onun size aklında bir hayvan tutup, ipuçları vermesini söyleyebilir, ailece oynayabilir ve birlikte canlandırabilirsiniz. Bu etkinlikle çocuğunuzun tahmin yeteneklerini, canlılara ait sınıflandırma kabiliyetlerini geliştirmiş ve gözlem yeteneklerini artırmış olacaksınız.

www.akiloyunlariakademisi.com

Öykü oluşturma
Gelişim Alanı: Bilişsel Alan

Önerilen Yaş: 5-6

Hazırlayan: Aslı Gamsız

 

ÖYKÜ OLUŞTURMA

 Çocuğunuzla birlikte, evdeki gazete ve eski dergileri inceleyeniz, çocuğunuzun istediği resimleri, yırtıp ya da kesip çıkarmasını isteyiniz. Daha sonra kesilen resimler arasında ilişki kurarak, bir öykü oluşturmasınız isteyiniz. Bunun için kestiği resimleri bir öykü şeklinde sıralaması gerekecek. Bu resimleri boş bir kağıt üzerine yapıştırmasını isteyin. Sonra dizdiği sıraya uygun olarak öyküsünü anlatmasını isteyin. Böylelikle çocuğunuzun yaratıcılığını ve düşünme gücünü desteklemiş olacaksınız.

www.akiloyunlariakademisi.com

Sayıları tanıyalım
Gelişim Alanı: Bilişsel Alan

Önerilen Yaş: 4 yaş ve üstü

Hazırlayan: Elif Kaya

 Dikdörtgen kâğıtların üzerine kare şekiller çizilip içlerine 1’den 20’ye kadar sayılar karışık olarak yazınız. Daha sonra sayıları hazırlayıp kutunun içine koyunuz. Hazırladığımız dikdörtgen kartları elinize alarak çocuğunuzun bir tane seçmesini isteyiniz. Çocuk kartı çektikten sonra, kutudan seçilen sayı söylenerek kartın üzerinde olup olmadığına bakılır ve varsa sayının üstüne yerleştirilir, yoksa tekrar bir sayı seçilir ve oyuna böyle devam edilir. Evdeki diğer kişilere de verilerek grup etkinliği şeklinde daha eğlenceli hale getirilir. Daha sonra sayıları ilk önce tamamlayan ‘çinko’ der ve oyunun birincisi olur.

 

 

 

İlk turda sayıları bir yetişkinin söylemesi ver her söylediği sayıyı göstermesi çocuğun pekiştirmesi için yararlı olacaktır, ikinci turda sayıları çekip söylemesi için çocuğunuza sorumluluk verip, gerekli durumlarda yardım edebilirsiniz.

www.akiloyunlariakademisi.com

 

Ne yaparsın?
Gelişim Alanı: Sosyal-Duygusal/Bilişsel

Önerilen yaş: 5-6

Hazırlayan: AKOYAKA

 Amaç: Çocuğun farklı alternatifler düşünme ve empati yeteneğini geliştirmek

Uygulama: Çocuğunuzla karşılıklı olarak oturun ve çeşitli durum senaryoları oluşturarak çocuğunuzun bu durumlarda nasıl tepki vereceğini ona sorun. “Bu durumda sen ne yaparsın?” deyin. Örneğin çocuğunuza aşağıdaki durum örneklerini verebilirsiniz:

Fırında ekmek almak için sıra bekliyorsun. Biri senin önüne geçip sıranı almaya çalışıyor. Bu durumda ne yaparsın?
Yemekten sonra yiyeceğin tatlıyı bir kenara ayırmışsın, oyun bitince eve geliyorsun ve bir de bakıyorsun ki tatlı yok. Ne yaparsın?
Doğum günün için canlı bir kedi istiyorsun ama bir de bakmışsın ki onun yerine oyuncak bir kedi geliyor. Ne yaparsın?
Çocuğunuza her bir durumu örnekledikten sonra, çocuğunuzun başka nasıl davranabileceği hakkında, yakın arkadaşlarından bir kaçının ismini vererek onların nasıl davranabileceği hakkında ona sorular sorun. Kendinizin nasıl tepki vereceği hakkında da konuşun. Bu, çocuklarımızın farklı davranış alternatifleri olduğunu görmelerini sağlayacak, çocuğumuzun davranış repertuarının zenginleşmesini sağlayacaktır.

 www.akiloyunlariakademisi.com

 


 

Kıskançlık ve Doğruluk Üzerine 
 

 

Fatma Gültekin

 

“Kıskançlık insanı kötüleri değil, iyileri kötülemeye yöneltir.” (F.R. Chaleubriand)

 

Kardeşini kıskanan Sibel….

Gülsüm Hanım çarşıdan eve elinde paketlerle geldiğinde iki küçük kızı kapıda onu sabırsızlıkla beklemekteydi. İki kardeş atmaca gibi paketlere saldırdı ve alelacele açmaya başladılar.

Sibel: Bana istediğim eteği aldın değil mi?

Anne: Aldım. Sarı puanlı ve kemerli.

Demet: Benim ki nerede anne?

Anne: Dur o da şuradaydı. Hah! Buldum işte..

İki kardeş eteklerini giydiklerinde aynanın önünde dikildiler. Sibel her zamanki gibi kardeşi Demet’in eteğini daha çok beğendi.

Sibel: Ben puanları daha kocaman olan demiştim anne. Bunun puanları küçük.

Demet: Ben sana eteğimi vermem.

Sibel: Ona her zaman daha güzelini alıyorsunuz. Ben büyük puanlı istemiştim. Bana küçük puanlı ona ise büyük puanlı almışsın.

Sibel annesinin yalvarma seslerini duymuyordu. Sesi o kadar kocamandı ki! Evde sadece Sibel’in sesi duyuluyordu. O sırada çalan kapı ziline koştu Demet. Gelen yaşlı anneanneydi. Anneanne ilk torun olan Sibel’e hiç kıyamazdı. Sibel’in yürek burkan gözyaşları annesinin de anneannesinin de yüreğini dağladı.

Anne: Ağlama kızım ben sana istediğin o kocaman puanlı eteği alır gelirim.

Sibel istediği kocaman puanlı eteği aldırmıştı. Demet Sibel’e karşı öfkeyle doldu. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Bağırma ve ağlama sırası ondaydı.

Demet: Ona da kocaman puanlı aldınız. Ben artık bu eteği giymem. Küçük puanlı etek isterim banane!

Anne: Kızım sana da aldık ya! Seninkinin rengi farklı.

Demet o kadar o çok yüksek bir sesle ağlıyordu ki! Anne koşa koşa tekrar etekleri aldığı mağazaya doğru gitti.

Mağaza sahibi Gülsüm hanımı iyi tanırdı. Aldığı eşyaları yarım saat içinde tekrar mutlaka değiştirmeye gelirdi. Bazen bir gün içinde iki üç kez geldiği olurdu.

Mağaza sahibi: Allah Allah! Nerede kaldı bu Gülsüm Hanım! Şimdiye kadar çoktan gelmesi lazımdı.

Mağaza sahibi böyle der demez Gülsüm Hanım telaşla elindeki paketlerle mağazaya girdi.

 

İki kardeş arasındaki çekişmeler hiç bitmedi. Çıkan kavgalar ise hep sahip olma ve paylaşamama üzerineydi.

Arkadaşını kıskanan Sibel…

Öğretmen: Çocuklar arkadaşınız Meryem yazdığı kompozisyon ile büyük ödülü almaya hak kazandı. Arkadaşımızı alkışlıyoruz.

Sibel: Aman Aman! Sanki güzel olduğu için mi aldı o ödülü…

Mine: Ne söyleniyorsun kendi kendine canım..

Sibel: Şu Meryem’e baksana nasıl da havaya girdi. Yazdığı yazı da hiç güzel değil. Öğretmen onu sevdiği için onu birinci seçti.

Mine: Gerçekten de öyle öğretmenler onu çok seviyor. Okul müdürü yakında ona madalya takar.

Sibel okulun en ahlaklı ve en çalışkan öğrencisi olan Meryem’i gözüne kesmişti. Meryem’in hatalarını yakalamaya çalışmak onun en büyük hobisi olmuştu. Aslında hata bulmasına gerek yoktu. Ona duyduğu kıskançlık o kadar büyüktü ki rahat bir şekilde senaryolarda oluşturabiliyordu.

Deren: Dedikodu makinesi geliyor. Aman kızlar dikkat edin açık vermeyin.

Diğer öğrenci kızlar hemen toparlandılar.

Sibel okulda tam bir dedikodu makinesi olarak isim yapmıştı. İnsanlarda sadece olumsuz özellikler arıyor, buluyor ve dedikodu için malzeme yapıyordu. Sır tutamayan, laf taşıyan ve dedikoduyu seven Sibel gittikçe yalnız kalmaya başlamıştı. Kurduğu arkadaşlıklar ise mutlaka kavga ve küsmeyle sonuçlanıyordu.

Eş olarak Sibel…

Hasan Bey: Fehmi neyin var? İyi misin?

Fehmi Bey: Yahu otuz senedir Sibel ile evliyiz, bıktım şu kadının krizlerinden

Hasan Bey: Ne oldu gene yahu!

Fehmi Bey: Yok yanındaki kadın kimdi.. Niye Baktı…Aranızda bir şey mi var…

Hasan Bey: Haaa! Gene kıskançlık krizleri öyle mi?

Fehmi: Düşün yarın oğlumuz Murat’ı evlendireceğiz. Bunca işimizin arasında kadının düşündüğü şeylere bak!

Hasan Bey: Boşveeeeer sen işlerine bak.

Gelinini kıskanan Sibel…

Hayriye dünyalar iyisi bir gelin olmasına rağmen Sibel Hanım’ın gözüne girmeyi bir türlü başaramaz.

Hayriye: Nedir şu kayınvalidemden çektiğim Nermin. Ne yaparsam yapayım yaranamıyorum. Gene beni Murat’a kötülemiş. Murat’ı doldurup doldurup eve yolluyor. Huzurum kalmadı. Murat’a olan sevgim olmasa katlanılmaz vallahi bu kadına….

Omuzların üstünde Sibel..

Her zaman insanların gözünün önünde olmak isteyen Sibel en sonunda büyük arzusuna kavuşmuştu. Camiyi dolduracak kadar bir kalabalık onun için toplanmıştı. Gündem Sibel’di. Ancak o bunu görebilecek durumda değildi. Çünkü tabutun içinde mezarlığa doğru gidiyordu.

Kuru kalabalığın içinden ise şöyle geçiyordu:

“Ne kıskanç kadındı yahu. Kardeşine, arkadaşlarına, eşine, çocuğuna, gelinine dar etti dünyayı”

HATA NEREDE?

1) Sibel’in daha küçük bir çocukken kardeşine duyduğu kıskançlık gittikçe artarak büyümüştür. Kardeşine duyduğu kıskançlık “ait olma hisleriyle başlayan sahip olma ve paylaşamamazlık duygusuna dayanıyor.” Bu duygu onu gittikçe bencilleştiren bir kimliğe dönüştürecektir.

2) Arkadaşlarına duyduğu kıskançlığın kaynağı ise kendisinde olmayan “başarı” dır. İnsanların ilgisi ve alakası Sibel için çok önemlidir. Bunu elde edebilecek donanımı olmadığı için insanların ilgilendiği takdir ettiği kişilere karşı kıskançlık duygularıyla hareket etmektedir.

3) Sibel’in kıskançlığının temelinde düşük bir benlik algısı vardır. Kendine olan güvensizliği yüzünden her an eşini kaybedeceği endişesi yaşamaktadır.

4) Sibel Hanım ilgisizliğe asla gelemeyen bir yapıya sahip olmuştur. Biricik oğlunun ilgisinin eşine kayması onu çılgına çevirmiştir.

5) Yukarıda saydığımız bütün bu nedenlerden dolayı Sibel Hanım “doğru ve dürüst” bir kimlik kazanamamıştır.

TAVSİYELER:

1) İnsanı doğru ve dürüst bir tavır sergilemekten alıkoyan bir duygu da “kıskançlık” duygusudur. Sadece bireysel anlamda değil toplumsal anlamda da kıskançlık birlik ve beraberliği bozan bir virüs gibidir. Kıskanç toplumlar doğruyu göremez. Ülke olarak kalkınmakta zorlanırlar. Çünkü böyle bir toplum kendi içinde bütünlüğü de sağlayamaz. Dayanışmanın, yardımlaşmanın en büyük düşmanıdır kıskançlık. Hem bireysel anlamda hem de toplum olarak bu duygudan uzak durmalıyız.

2) Kardeşler arasında dengeyi sağlarken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Doğal bir duygu olan kıskançlığın kontrol altına alınabileceğini çocuk yine ailede öğrenir. Bunun için kısaca şunlara dikkat edilmelidir:

- Çocuklarınızla ilgilenirken bireysel farklılıklarını baz alarak ilgilenin. Ve bu farklılıkları sık sık dillendirin. Eşit muamele etmeye çalışmak kardeşler arasında kıskançlığı körükleyebilir. Kardeşler arasında kıskançlık zaten var olan bir yangın gibidir. Bu yangını büyütüp büyütmemek ebeveynlerin elindedir.

- Çocuklarınızın arasında asla taraf olmayın. Olayı araştıran bir savcı gibi davranın. Her iki tarafı da adaletli bir şekilde dinleyin.

- Kardeşler arasında asla kıyas yapmayın. Birbirlerini rakip olarak algılamasınlar.

3) Çocuklarınızın yeteneklerini destekleyin. Bunun için de onların bireysel anlamda gelişimlerini takip etmeniz gerekir. Başarı duygusunu yaşamış ve kendine olan güvenini kazanmış bir çocuk etrafına daha olumlu gözlerle bakacaktır.

4) Çocuklarınızın yanında başkalarının dedikodusunu yapmayın.

www.akiloyunlariakademisi.com

 


 

(AKOYAKA / 21 Temmuz 2011) Almanya`da yapılan bir araştırmaya göre hamile kadınların stresi rahimde bulunan bebeğe doğrudan geçiyor ve bebeği sürekli etkiliyor.

 

Araştırmacılar doğmamış bebekte stres hormonunu algılayan bir sinir alıcısı buldular. Yüksek stres altında olan anneler bebeklerinde biolojik değişimlerin yaşanmasına neden olabiliyor. Bu değişim bebeğin stresle daha az başa çıkabilmesine neden oluyor. Aynı zamanda bu etki zihinsel ve davranışsal sorunlarla da ilişkileniyor.

 

Translational Psychiatry yapılan araştırmaya 10-19 yaş arası 25 kadın ve çocuğu katıldı. Araştırma ana rahmindeki bebeğin gelişiminin sürdüğünü ve bu gelişimin genetikle de ilgili olduğunu gösteriyor. Bulgulara göre hamilelik döneminde olumlu şartlarda olmayan annelerin bebeğinde stresi algılayan sinirlerin oluşmasına neden olan genetik değişimler gözleniyor.

 

Bu tip genetik değişim yetiişkinlik döneminde strese karşı çabuk tepki vermeye neden oluyor.

 

 

www.akiloyunlariakademisi.com 

Kaynak: Psikoloji.com

Anne Sevgisi Bebeğin Zekasını Geliştiriyor PDF Yazdır E-posta

(AKOYAKA / 19 Temmuz 2011) İngiliz çocuk psikolojisi uzmanları, bir yaşına kadar sevgi ve şefkatten yoksun büyüyen bebeklerin beyin gelişimlerinin normalden zayıf kaldığını ve sosyalleşmelerinin daha zor olduğunu belirtti.

 Uzmanlar, annelerin toplumsal rol oynamalarındaki başarısının hem kendi zihinsel problemlerini yenmede hem de çocuğun beyin gelişiminde önemli olduğunu belirtti.

İngiliz çocuk psikolojisi uzmanları, bir yaşına kadar sevgi ve şefkatten yoksun büyüyen bebeklerin beyin gelişimlerinin normalden zayıf kaldığını ve sosyalleşmelerinin daha zor olduğunu belirtti. Liverpool’daki Royal College of Psychiatrists tarafından her yıl gerçekleştirilen toplantılarda bir konuşma yapan psikolog Cheryl Power, dışarıdan gelen uyarılara ve sosyal etkileşime açık olan çocuklarda beyin gelişiminin olumlu yönde etkilendiğini söyledi.

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin, beynin yapısında bulunan kendine güven merkezindeki hücrelerin etkin hale gelmesiyle doğru orantılı olduğunu ve bunun anne sevgisiyle büyük oranda başarılabildiğini kaydeden Power, zihinsel sorunlu annelerin bebeklerinde beynin gelişmeme riskinin daha yüksek olduğunu vurguladı.

Annelerin bir ebeveyn olarak toplumsal rol oynamalarındaki başarısının hem kendi zihinsel problemlerini yenmede hem de çocuğun beyin gelişiminde önemli olduğunu kaydeden Power, bu tür durumlarda uzmanların sadece annenin sağlık problemlerine odaklanmasını yanlış bulduğunu söyledi.

Sadece annenin problemleriyle ilgilenen yaklaşımları “anne-odaklı” olarak tanımlayan Power, her iki tarafın da sağlığı için anne ile çocuk arasındaki ilişkilerin bütünsel olarak ele alınması gerektiğinin altını çizdi.

 

www.akiloyunlariakademisi.com

kaynak: Hastane.com.tr

Genetik Değişiklikler Otizmde Etkili PDF Yazdır E-posta

(AKOYAKA / 12 Temmuz 2011)‘Neuron’ dergisinde yayımlanan ve çocuklarından biri otistik olan iki çocuklu yaklaşık bin aileyi kapsayan araştırmalardan birinde, otistik çocukta genetik değişiklilere uğrama riskinin, erkek ya da kız kardeşinden 4 kat fazla olduğu ve değişikliklerin kendiliğinden meydana geldiği görüldü.

Araştırmalardan birine imza atanlardan Dr. Michael Wigler, sonuçlara göre, genetik değişiklik çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, bu nedenle bir otizm türüne yönelik özel tedavinin diğer türlerde hiçbir etkisinin olmayabileceğini belirtti.

Wigler ve ekibinin çalışması, ilk kez genomda (kromozomlarda bulunan genetik şifrelerin tamamı) 250-300 bölgenin bulunduğunu, bu değişikliklerin bir otizm türüne yol açabileceğini gösterdi.

 

İkinci araştırmayı yapanlardan Yale Üniversitesinden Dr. Matthew State de bu araştırmaların otizmin "yapısının" anlaşılması açısından önemli bir adım olduğunu vurguladı.

 

Üçüncü araştırmaya imza atanlardan Dr. Dennis Vitkup da yaptıkları incelemelerin, otizmin sinir hücreleri arasındaki iletişimin bozulmasından kaynaklandığına ilişkin varsayımı desteklediğini ifade etti.

 

 

www.akiloyunlariakademisi.com

kaynak: ntvmsnbc.com 

Geçen hafta dünya, Anders Behring Breivik`i konuştu. Herkes, "Bu katlam neden?" diye sordu. Yorumlar ırkçılık, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerine yoğunlaştı. Fakat katilin günlüklerinde çok dikkat çeken bir ayrıntı vardı: Breivik tam bir savaş oyunları tutkunuydu.

Norveç`te 76 genci gözünü kırpmadan öldüren Anders Behring Breivik`i böyle bir katliama iten sebepler neydi? Yorumlar daha çok ırkçılık, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerine yoğunlaştı. Tespitler boşuna değildi. Fakat dikkat çeken bir şey daha vardı: Breivik`in tam bir savaş oyunları tutkunu olması.

Peki, katliamla bunun ne ilgisi var? Bağlantıyı Breivik kendi kuruyor aslında. Manifestosunda, Call of Duty, World of Warcraft, Modern Warfare 2 gibi oyunlarla İslam karşıtı militan yetiştirilebileceğini ve bu oyunları oynamaktan çok zevk aldığını söylüyor. Üstelik, 25 yaşındayken oyun oynamak için iş ve eğitim hayatına bir yıl ara verdiğini, katliamı yapmadan önce de Modern Warfare 2 oynadığını belirtiyor.

Manifestoda militan yetiştirilmesi için önerilen bu ve benzeri oyunlar, son yıllarda her yaş grubu içinde hızla yayılıyor. Bu da "Savaş oyunları oynamak böyle sonuçlar doğurabilir mi?" sorusunu akla getiriyor.

Amerika`da bir çocuk, Call of Duty adlı oyunun etkisiyle yoldan geçen 5 kişiyi vurmuş, `level atladığını` söylemişti. Benzer bir olay da Adıyaman`da gerçekleşmiş, bir çocuk kuzenini tüfekle öldürmüş, "Neden yaptın?" sorusuna, "Oyun oynuyoruz ne olacak ki!"şeklinde cevap vermişti.

Savaş oyunları üzerine araştırmalar yapan uzman pedagog Adem Güneş`in anne-babalara kesin ihtarı var: "Oyun deyip geçmeyin! Çocuklarınızı kontrol edin. Hatta, savaş oyunlarını oynatmamaya çalışın. Bu oyunlar insan gözünde şiddeti, adam öldürmeyi normalleştiriyor; merhameti alıyor, vicdan duygusunu yok ediyor!" Güneş, yorumunu Ankara Üniversitesi`nde yapılan bir araştırmaya dayandırıyor. Araştırmaya göre, ölüm kelime olarak bile insan zihninde acıyı çağrıştırır. Fakat, sürekli ölüm sahnelerini gören bir insan, bir süre sonra ölümü sıradan bir şey olarak algılamaya başlıyor.

`Çocuk sessiz sakin`

Güneş, "Ebevenler çocuğun sakinliğine bakıp yanılmamalı. Çünkü zaten, oyunların etkisi hiç ummadığınız anda şiddeti tetikleyen bir şeyler olduğunda ortaya çıkıyor." diyor ve ekliyor: "Tıpkı şeker hastalığı gibi. Nasıl ki diyabet hastaları dışarıdan vücuda dokunan bir şeyler aldığında komaya girebiliyor, gözleri kör oluyorsa, şiddeti sanal ortamda görenler de, gördüklerini uygulamaya dökecek bir şeyler olduğunda yansıtırlar oyunlardan kaptıkları virüsü."

Her yaşa etkisi farklı

Güneş`e göre, savaş oyunlarının zararları bunlarla sınırlı değil. Oyunlar, her yaş grubunda farklı sıkıntılar doğuruyor. En tehlikeli olanı 7-10 yaş arası. Çünkü bir insanın kişiliği o yaşlarda oturuyor. Güneş, "Kişiliğin inşa edildiği çağlarda yapı malzemesi olarak şiddet kullanılırsa ileride acı çektirmeyi normal karşılayacak bireyler yetişir." diyor. 12- 14 yaş grubu içinse tehlike daha az. Çünkü o yaşlardaki çocuklar, değerlerini artık kazanmıştır. Tek sorun, bu oyunları oynamaya başlayınca kazandıklarını yitirme ihtimali olması.

Yetişkinler içinse bambaşka bir problem var ortada: Asosyalleşme. Savaş oyunu oynayan yetişkinler, genelde üzerine düşen görevleri yapmıyor ve bu oyunları hayattan, hayatın sıkıntılarından kaçmak olarak kullanıyor. Güneş`e göre, savaş oyunlarının herkeste görülebilecek olumsuz etkileri ise asıl problem. Bir kere oyunlarda, sürekli hayatta kalabilme mücadelesi olduğu için kişiler gerçek hayatta daha bencil olabiliyor. Sürekli yenme duygusu sanal bağımlılık oluşturabiliyor. Daha da kötüsü, bağımlılığın ardından geliyor. Çünkü kişi, bir süre sonra gerçek ve sanal hayat arasındaki farkı ayırt edemez hale geliyor. Bu da `sanal şizofreni` dediğimiz hastalığın belirtileri arasında. O dakikadan sonra artık tedavi gerekiyor. Güneş, konuyla ilgili yaptığı araştırmalara dayanarak pek çok meslektaşına göre çok daha keskin: "Savaş oyunları +18 olsun. Hatta, internette erişimi engellensin!"

Çocuklar internet kafeden çıkmıyor!

İnternet kafeler, adeta savaş oyunları oynamak için bir araya gelmiş çocuklara hizmet veriyor. İçlerinde hiç başından kalkmayarak oynayanlar da var, evde oynamak yasak olduğu için günlerini internet kafede geçirenler de. En kötüsü ise farkında olmadan şiddet virüsünü kapmış olmaları. Şirinevler`de bir internet kafede görüştüğümüz 14 yaşındaki Ahmet E.A., günde en az sekiz saat oynadığını ve bağımlı olduğunu söylüyor. Ahmet`in başka bir problemiyse her gece rüyasında kendisini o oyunların içinde görmesi.

"Uyandığımda savaşların etkisinden kurtulamıyorum. Hatta bazen gerçekten, düşman askerleri çok kolayca öldüren bir komutan olduğuma inanıyorum." diyor. 12 yaşındaki Burak Y. ise savaş oyunları oynamaya ağabeyiyle başladığını ve 7 yaşından beri oynadığını söylüyor. "Ölümden korkar mısın?" sorumuza ise duymak istemediğimiz bir cevap veriyor: "Ben! Ölümden korkacağım. Yapma abla! Ben zaten bu oyunu her gün daha fazla askeri öldürmek için oynuyorum." 13 yaşındaki Ali B. , neden bu oyunları oynadığını şöyle anlatıyor: "Milli duygularım kabarıyor, düşmanları öldürüyorum başka da bir sebebi yok."

Kaynak: Zaman Gazetesi

Bilim adamları, inek sütünün 1 yaşın altındaki çocuklar için çok tuzlu olduğunu ve bu yaş grubundakilerine   verilmemesi gerektiğini bildirdi.

 

İnek sütü 1 yaş altındakiler için tuzlu

European Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan araştırmada, inek sütünün anne sütünden dört kat daha tuzlu olduğu belirtildi.

Bristol Üniversitesi`nden Dr. Pauline Emmett ile Vicky Cribb`in 1991 veya 1992 yıllarında yaklaşık 1200 yeni doğmuş ve 8 aylık bebekler üzerinde yaptıkları incelemede, her 10 bebekten 7`sinin beslenmesinde çok fazla tuza rastladı.

Bilim adamları, inek sütünün 100 mililitrede 55 miligram tuz içerdiğini bu oranın anne sütünde 15/100 olduğunu belirtti.

Günde 700 mililitre inek sütü içen bir bebeğin sadece bu besinden 385 miligram tuz alacağı, bunun bir yaşına kadarki bebekler için tavsiye edilen günde 1 gram tuzun hemen hemen yarısına tekabül ettiğine dikkat çekildi.

Araştırmacılar ``Bu bulgular, bu yaş grubundakilerde tuz alımının önemli ölçüde azaltılması gerektiğini gösteriyor`` dedi ve 1 yaş öncesinde bebeklere inek sütü verilmemesi tavsiyesinde bulundu.

Sokak Matematiği PDF Yazdır E-posta

Okulda matematik öğrenemeyen çocuklar gerçekten matematik özürlü mü? Bir grup araştırmacının Brezilya sokaklarında yaptıkları araştırmanın sonuçları, okulda matematik konusunda başarısız olan çocukların okul dışında matematik becerilerinin gayet iyi olduğunu gösterdi.

Nunes ve arkadaşlarının yaptıkları araştırmada sokakta seyyar satıcılık yapan çocuklarla görüşüldü. Okul matematiğinde başarısız olan bu çocukların dört işlem gerektiren pek çok karmaşık hesabı alışveriş esnasında yapabildiklerinden yola çıkarak yapılan araştırmada ilginç sonuçlar elde edildi.

Örneğin Hindistan cevizi satan çocuklara “4 tane Hindistan cevizi ( bir Hindistan cevizi 35 CR) alacağım, ne kadar ödemem gerekiyor?” diye sorulduğunda doğru cevap veren çocuklar, 4X35 kaç eder diye sorulduğunda cevap vermekte zorlandılar.

Araştırmacılar bu ikisi arasındaki temel farkın okulda öğretilen matematikle sokak matematiğinde kullanılan yöntemlerin farklı olmasıyla açıklıyor. Aslında her ikisinin de temelde aynı mantık ilkelerine dayandığını ifade eden araştırmacılar, okulda başarısız görülen çocukların matematikte değil, okulda kullanılan yöntemlerde başarısız oldukları sonucunu çıkarıyor.

 

Kaynak:

Çocuklar ve Matematik, Doruk yay.

www.akiloyunlariakademisi.com

`dan alıntı yapılmıştır.

Yılda 20 bin Saat Yabancı Kaynaklı Çizgi Film! PDF Yazdır E-posta

Uzun yıllar TRT’de görev yapan ve Uykudan Önce, Susam Sokağı gibi yayınların mimarı olan Dr. Tekin Özertem Yenişafak Gazetesi’nden Ali Murat Güvenle yaptığı söyleşide çocuk yayıncılığına ilişkin önemli tespitlerde bulunuyor. Özertem, ülkemizde özel ve devlet kanallarında yılda 20 bin saat çizgi film gösterildiğini ve bunun çocuklarımızın bütünüyle yabancı kültürlerin hegemonyasına bırakılması anlamına geldiğini ifade ediyor. Kısa vadeli kazanç hırsının, çocuklar üzerinden gerçekleştiriliyor olmasının tehlikelerine dikkat çeken Özertem, “Toplumun çıkarlarını günübirlik çıkarlarımıza feda etmemeyi hep birlikte öğrenmek zorundayız” diyor.

TRT’nin Bile Olsa Çocuk Kanalları Sakıncalı

Tematik çocuk kanallarının da sakıncalarına değinen Özertem şunları söylüyor:

“Doğrusunu söylemek gerekirse, ne ülkemizde, ne de diğer ülkelerde tematik çocuk kanallarının genç kuşaklar için uzun vâdede somut bir yararı olacağına inanmıyorum. Hele hele, bizim gibi televizyon izleme bilincinin yerleşmediği bir ülkede çocuklara yapılacak en büyük kötülük, onları ekran karşısına saatlerce bağlamaktır. Program içeriklerinin düzeyli ve yararlı olması da bu kanaatimi değiştiremez. Çünkü, çocukların günlük hayat içinde televizyon izlemek dışında yapmaları gereken daha bir çok işleri var. Oyun oynamak, okumak, ders çalışmak, yemek yemek, uyumak, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve anne-babalarıyla sohbet etmek gibi. Oysa böyle kanallar, biri bitip ânında bir diğeri başlayan iştah açıcı programlarıyla çocuğa ekran başından kalkma fırsatı tanımıyorlar.”

Özertem, çocuklara yönelik günde en fazla 2 saat yayın yapılması gerektiğini ve bunun da gün batımından önce olması gerektiğini belirtiyor.

 

Kaynak: www.akiloyunlariakademisi.com

Yard.Doç.Dr.Huriye Kuruoğlu
E.Ü İletişim Fakültesi

``İdeoloji görüntülerin içinden geçer``

Douglas Kellner

Giriş

Günümüzde gerekli gereksiz her yerde ve her biçimde tartışılan televizyonu iki körün tuttuğu fil örneğine benzetmek mümkündür. Her kesimden insanın kendi düzeyi ve beklentileri çerçevesinde konuya yaklaşımları farklı olabilmektedir. Ben daha çok çeşitli programlar aracılığıyla televizyonda yer alan ve çocukları çeşitli biçimlerde etkilediğine inandığım birtakım açık ve örtük mesajlar üzerinde durmak istiyorum.

Televizyonun olumsuz etkileri konusunda daha çok şiddet ögesi üzerinde durulmaktadır. Elbette bu, çok önemli bir ilişkilendirmedir ve üzerinde hassasiyetle durulması ve sorgulanması gereken bir konudur. Ancak algılama biçimi, algıladıklarını benimseme hızı ve hayata geçirme istekleri ve yanısıra geleceğin yetişkinleri olmaları açısından bakıldığında televizyonun çocuk üzerindeki etkilerini salt şiddetle sınırlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Bir başka deyişle bu ilişkilendirme doğrudur, ancak eksiktir. Ben burada çok ayrıntılı bir biçimde olamasa da çeşitli alt başlıklar çerçevesinde bu ilişkilendirme tiplerine ve televizyonun çocukları etkilediğine inandığımız diğer bazı konulara değinmek istiyorum. Şunu da belirtmeliyim ki bu ilişkilendirme tiplerine ve etkilenmelere değinirken sıralamam belli bir önem derecesine göre olmadı. Çünkü, bunun önem sırası, ya da başka bir ifadeyle etkilenme oranı sıralaması çocuğun yaşadığı ortama göre değişkenlik gösterebilmektedir. Ancak kendi kişisel görüşüm olarak belirtmeliyim ki, tüm etkilenmelerin ötesinde, salt kısa vadede değil, uzun vadede olaya bakıldığında en tehlikeli görüneni, televizyonun her bir çocuğu tehlikeli bir biçimde birer tüketim toplumu bireyi haline getirmesidir. Biraz sonra aşağıda da görüleceği gibi bu faktör aynı zamanda gerek kişisel, gerekse ilişkiler bazında, pek çok etkileme veya etkilenmenin de temelini oluşturmaktadır. Çünkü tüketim toplumu bireyi, salt tüketmekle kalmaz, değer yargıları, ilişki biçimleri özetle kişiliğe dönük pek çok şey değişiklik gösterir. Bu bakımdan da, yani etki yelpazesi düşünüldüğünde de çoğu kez şiddetten daha tehlikeli olabileceği anlaşılmaktadır.

Günümüzde pek çok ülkede televizyonun olumlu veya olumsuz etkileri tartışılmaktadır. Ülkelerin toplumsal yapıları ve buna bağlı olarak televizyon yayınlarının biçim ve içeriğine göre bu etkilenmeler farklılıklar gösterebilmektedir.

Bilindiği gibi ülkemiz matbaaya Avrupa`dan yaklaşık 500 yıl sonra kavuşmuştur. Bu da toplumun yazılı kültürü yaşamadan görsel kültüre geçmesi anlamını taşımaktadır. Gazete ve kitap okuma oranı düşüklüğünün temelinde de bu zihniyet sorunu yer almaktadır. Yine aynı nedenle okuma ve düşünme geleneğinin yerleşmediği bizim gibi toplumlarda televizyondan etkilenme çok daha yoğundur. Ayrıca Veysel Batmaz`ın da belirttiği gibi, "Televizyonu sadece siyasal güç ya da eğlence aracı değil, tüm kültürü yaratan devasa bir sosyolizasyon aracı olarak görmenin zamanı gelmiştir" (Batmaz, 1998;3).

Yaratılan bu devasa kültürün iki temel dayanağı vardır. Eğlenmek ve tüketmek. Kitle iletişim araçlarının tarihine ve işlevlerine baktığımızda aslında dört büyük temel işlevlerinin bulunduğu (ya da bulunması gerektiği) görülmektedir. Bilgilendirmek, haber vermek, mal ve hizmet tanıtımı yapmak ve eğlendirmek. Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi artık eğlenme ve tüketme (belki daha ironik bir ifadeyle eğlendirerek tüketmeye azmettirmek) temel iki işlevi kalmıştır.

Ayrıca gerek ülkemizde, gerekse dünyada yapılan tüm araştırmalar göstermiştir ki, istisnai durumların dışında çocukların televizyon izleme sıklığı ve alışkanlığı, televizyonun bu özellikleri de göz önüne alındığında, kişiliğinin oluşması ve başarısı için tehlikeli boyutlardadır. Öte yandan ailenin tek ya da temel toplumsal kurum olduğu toplumlarda, çocuğun davranışlarının açıklanması ve anlaşılmasında referans kaynağını aile oluşturabilirken günümüz toplumlarında aile, söz konusu sorumluluğunu ya da referans olma özelliğini diğer toplumsal kurumlarla paylaşma durumundadır. Çünkü günümüzde bir aile ortamına gözlerini açan çocuk, ebeveyniyle iletişime girmekle kalmayıp, ilk günden itibaren televizyonla da iletişime girmektedir. Televizyon, tek yanlı iletişimiyle izleyiciyi savunmasız yakalamaktadır. Bilinçli bir yetişkin ile henüz bilinci oluşmamış bir çocuğun bundan etkilenme durumlarının aynı olması elbette mümkün değildir.

Fransa`da çocukların % 30`u her gün 3 saat 28 dakika ekran karşısında kalıyorlar. Uluslararası Çocuk Merkezi tarafından gerçekleştirilen incelemeye göre, iki yaşındaki çocuklar televizyon açmayı biliyorlar, üç yaşında da hergün televizyona bakıyorlar (Revue,1998;38). Fransa`da yapılan başka bir araştırmaya göre: 4-10 yaşındaki çocuklar 1 saat 45 dakika; 11-14 yaşındakiler 2 saat 1 dakika; büyükler 2 saat 50 dakika televizyona bakmaktadırlar (Revue,1995). Ege Üniversitesi`nde 1997 yılında yapılan bir çalışmada, Ege Üniversitesi Ana Okuluna giden çocukların ebeveynlerinini ifadesine göre: Çocukların % 56`sı günde 2, % 44`ü de üç saat televizyon seyretmektedirler (Saatçiler,1997). Üst toplumsal kesimden çocukların gittiği Alsancak Gazi ilkokulu`nda erkek çocukların % 40`ı 3 saatten daha fazla kız çocukların ise % 40`ı 2-3 saat arasında televizyona baktıklarını söylediler.Büyük Çiğli İlköğretim Okulu`nda erkek çocukların % 53`ü, kız çocukların % 66`sı ortalama 1 saat televizyona baktıkların belirttiler. Bu verilere göre üst toplumsal kesim çocuklarının günde ortalama 2,5 saat, alt toplumsal kesim çocuklarının ise 1,5 saat televizyona baktıkları söylenebilir. Erkek çocuklarının daha fazla televizyona baktıklarına dikkat edilirse, ataerkil değerlerin egemen olduğu ailelerde erkek çocuklarına daha fazla televizyona bakma olanağının verildiği söylenebilir.

Konunun temelini oluşturan bu bilgilerin aktarılmasından sonra ilişkilendirme tiplerinin ve çocukların etkilendikleri konuları özetle vermek gerekirse, bunları on başlık altında toplamanın mümkün olduğu görülmektedir.

1.Tüketim toplumu bireyi olmaları üzerine etkileri
2.Cinsel kimliğin oluşması ve karşı cinsle olan ilişkiler üzerine etkisi
3.Anne ile ilişkisi üzerine etkisi
4.Baba ile ilişkisi üzerine etkisi
5.Şiddet eğilimlerine etkisi
6.Okumaya, düşünmeye ve başarıya etkisi
7.Kültürel yabancılaşmaya etkisi
8.Dildeki yozlaşmaya etkisi
9.Kendi kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde oluşmasına etkisi
10.Çocukluğun yitirilişi ve masumiyetin yokoluşuna etkisi

1.Tüketim toplumu bireyi olmaları üzerine etkileri

Biraz önce televizyonun kalan iki temel işlevinin eğlendirmek ve tükettirmek olduğuna değinmiştik. Tükettirme azminde olan mal ve hizmetlerin tanıtımı, artık salt reklamlarda değil, pek çok programın içinde de yer almaktadır. Bu, belki ayrı bir çalışma konusu olacak denli önemlidir. Ancak ben burada daha ziyade direkt mal ve hizmetlerin tanıtım programları olan ve dolaysız bir biçimde izleyicileri tüketime yönelten reklamlara değineceğim. Reklamlar, sadece yetişkin bireyleri değil, toplumda önemli bir çoğunluk olan çocukları da hedef alarak daha fazla tüketmeleri için hergün yüzlerce mesaj göndermektedir. Ayrıca hepimizin de bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi, reklamlar, kısa süreli ve hareketli oldukları için çocukları pek çok programdan daha çok cezbetmekte ve dakikalarca gözlerini ayırmadan reklamların sonuna dek izlemektedirler. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır.

Çocuklar neredeyse, doğumlarından itibaren TV izlemeye başlamış, TV`den fikirler kapmak herhangi bir beceri gerektirmediğinden çok erken yaşlarda reklam izleyicisi topluluğunun önemli bir parçası olmuşlardır. Televizyonların da tüketimin sınırlarını genişletmede oynadığı rolün ışığında çocuklar, özellikle reklam endüstrisi için önemli bir hedef haline gelmiştir. Birincisi, çocuğun elinde eskisinden daha fazla para vardır, ikincisi ve daha önemlisi çocuklar, ailelerin marka seçimlerinde başlıca etki faktörleri olarak görülmektedir. Üçüncüsü ise onları küçükken yakalamanın ve marka sadakati aşılamanın kolay ve kalıcı olabilmesidir (Unnikrishnan,1996;146-156).

Reklamlarda yer alan sloganların, mesajların altında mutlu hayatlar vaadedilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun o ürüne sahip olmaktan geçtiği ifade edilmektedir. Çoğu kez yetişkin bireyleri bile etkileyen bu mesajlar, henüz toplumsallaşma ve yetişkin birey olma yolundaki çocuğu daha fazla etkilemektedir. Dolayısıyla çocuk, çalışmak, başarılı olmak, erdemli olmak gibi insani boyuttaki pek çok değer yargısının yerine salt tüketerek mutlu olunacağı yolundaki düşünceye inandırılmaktadır.

Çocuğun nesnelerle olan ilişkisi öyle bir biçimde örgütlenmektedir ki, bu ilişki cocuğun hem kendi kimliği ve değer yargıları üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, hem de buna paralel olarak çevresindeki insanlarla olan ilişkilerini de bu nesne-insan ilişkileri örüntüsü çerçevesinde görmekte ve değerlendirmektedir. Çünkü o nesnenin satılması uğruna reklamlarda pek çok değer kullanılmaktadır. Kullanılan bu değerler çerçevesinde iletilen mesajlar kanalıyla da pek çok kimlik, ilişki ve değer yargıları ters yüz olmaktadır.

Reklamın temel amaçlarından biri tüketim için mal satmak olduğundan bu kültürün merkezindeki inançları sürdürür ve gelişmesine yardımcı olur. Dolayısıyla reklamlar da basmakalıp örnekleri kullanıyorlarsa, aynı zamanda bu basma kalıp örneklerdeki değer iletilerini de yansıtma eğilimindedirler (Burton,1995;150).

Bu değer iletileri zaman zaman yerleşik toplumsal değer yargılarının pekiştirilmesi yolunda bir rol üstlenirken, zaman zaman da çağdaş ve mutlu olma yolundaki vaatlerin ancak o nesnelerin kullanılmasıyla mümkün kılınabileceği yolunda olabilmektedir.

2.Cinsiyet rol tanımları ve karşı cinsle olan ilişkiler üzerine etkisi

Tüm programlarda çizilen kadın ve erkek portresi alışılmış kalıpların uzantısında olmaktadır. Yetişkinlere yönelik tüm programlarda olduğu gibi, çocuk programlarında, reklamlarda ve hatta çizgi filmlerde bile bunu görmek mümkündür. Hem kendi cinsel kimliğinin, hem de karşı cinsin nasıl olması gerektiği konusundaki mesajlarla doldurulan beyinler, ilerde yetişkin birey haline geldiklerinde bu beklentiler içinde olmaktadırlar.

Pek çok çizgi filmde dikkati çeken bir özellik de cinsiyet rol tanımlamaları olmaktadır. Bu tanımlamalarda çocuklar, bir kadın ya da erkek olarak nasıl olmaları gerektiğine ilişkin oluşturulmuş ideal tipleri görmektedir. Bu tiplerin özelliklerine baktığımızda kadınların zayıf, pasif, her zaman erkekten yardım talep eden, kurtarılmayı bekleyen taraf, erkeklerin ise evin geçimini sağlayan, yarışmacı, aktif, kurtarıcı, güçlü, hizmet talep eden taraf olduğu görülmektedir (Timisi ve Durlu,1995;500-503).

Aynı şekilde, programlarda yer alan mesajlarda erkek çocukların daha fazla şiddete başvuran taraf olduğu, kız çocuklarının ise, hanım hanımcık, sessiz, sakin, toplum tarafından kendi cinsine yazılan kaderine razı görüntü ve mesajlar yer almaktadır. Bu da çift yönlü bir etki yaratarak kız çocuklarının zayıf ve pasif olmaları ne kadar doğalsa, erkek çocuklarının da o kadar kavgacı ve saldırgan olmaları adeta doğal gösterilmektedir. Adeta cinsiyete dair şiddet eğilimleri onaylanmakta ve körüklenmektedir.

3.Anne ile ilişkisi üzerine etkisi

Çocuk, bir önceki bölümde sözü edilen kadın ve erkek rol tanımlamaları çerçevesinde bir anne görmek istemektedir. Tüm programların içeriğinde aktarılan anne tipinde olduğu gibi iyi ve ideal anne, evin tüm işlerini yapan, babaya ve çocuklara sürekli hizmet eden, onların her dediğini yerine getiren bir annedir. Bunun tersi halinde pek çok evde büyük sorunlar çıkabilmektedir.

Reklamlarda, çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu düşünen tüm annelerin hangi ürünleri kullanması gerektiği bilinçaltına öylesine şırıngalanmaktadır ki bu ürünleri kullanmayan anneler, çocuklarını düşünmeyen kötü annelerdir adeta. Çarpıcı olması açısından temizlik maddeleri ve margarin reklamlarını anımsayalım. O temizlik maddesini kullanmayan anne, çocuğunun hijyen ve sağlık koşullarını önemsemeyen, ya da o margarini kullanmayan anne ise çocuklarının beslenmesine özen gestermeyen anneler olarak algılanmasına neden olacak nitelikte sunulmaktadır.

Tüm bunlar da çocuğun anneyle olan iletişimini olumsuz yönde etkileyen faktörlerdir. Yani, iyi anne, onlara hizmet eder ve orada sunulan ürünleri kullanır veya çocuğuna alır...Burada bir anlamda aba altından sopa gösterilerek, yani "gizli bir onay ve cezalandırma sistemiyle" (Burton,1995) aslında anne de cezalandırılmaktadır. Bunları yerine getiremeyen pek çok annenin suçluluk duyması sağlanmaya çalışılmaktadır.

4.Baba ile ilişkisi üzerine etkisi

Yine özellikle reklamlar aracılığıyla mutluluğun tek yolunun çok nesneye sahip olmak, ya da çok tüketmek olduğu aktarılır bizlere. "İnsanlar ne kadar çok şeyi olursa o kadar çok mutlu olacağını sanır." (Fromm,1991;18). Bu anlamda da evin geçimini sağlamakla yükümlü olduğu enjekte edilen baba, daha çok nesne alamazsa, ya da çocuklarının daha fazla tüketmelerini sağlayamazsa, onların mutluluğunu sağlayamayan bir baba konumuna düşürülmektedir.

Yine bir üst bölümde tanımlanan cinsiyet rolleri anne gibi babayı da iki anlamda etkilemektedir. Birincisi baba dışarda çalışır, para kazanır, evin tüm ihtiyaçların sağlar ve hatta onun da ötesinde karısının ve çocuklarının en iyi biçimde rahat ve konforlu yaşamaların sağlamakla yükümlüdür. Bunu sağlayamayan baba, yeteneksiz ve beceriksizdir. Reklamlarda almak o kadar kolaydır ki, bunu yapamayan baba işe yaramaz bir adamdır.

Öte yandan, dışarda para kazanan ve ailesinin daha rahat ve konforlu yaşamasını sağladığına göre de evde ayaklarını uzatıp tüm işleri karısından beklemek de hakkıdır...Bu anlamda da yılların getirdiği geleneksel anne-baba rolü bir kez daha pekiştirilmiş olur. Bu tiplemelerin istisnaları olsa da bu ender örnekler genel tabloyu değiştirmez.

Öte yandan pek çok program aracılığıyla iletilen mesajlarda baba, ailenin güven ve namusundan sorumlu olarak gösterilir ve bundan dolayı da babanın çevresine uyguladığı şiddet gizli bir biçimde onaylanır. Bunun ise iki temel olumsuz etkisi vardır. Birincisi, çocuk babasını öyle görmek istemektedir, özellikle de erkek çocuklar... ikincisi de büyüdüğünde o tip bir baba olması öğütlenmektedir adeta...

5.Şiddet eğilimlerine etkisi

Yukarda da belirttiğim gibi medya-çocuk ilişkisinde üzerinde en fazla durulan, araştırma yapılan konu şiddettir. Araştırmalar, televizyonun tek başına şiddete yöneltmediğini, ancak özendirdiğini ve arttırdığını göstermiştir. Şiddet ögesinin yer aldığı görüntüler, salt çocuk ya da yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik programlarda yer almaktadır. Şiddet, haberlerden, filmlere, dizilerden çizgi filmlere dek her yerde her an hayatın bir parçası olarak sunulmaktadır. Bu da şiddetin sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir olguyu beraberinde getirmektedir.

Burada önemli iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Yetişkinlere dönük programlardaki şiddet görüntüleri ve çocuk programları, özellikle çizgi filmlerdeki şiddet görüntüleri. Bunu ayırmamın iki nedeni var. Birincisi, çocukların yetişkinlerin televizyon izlediği saatlerde televizyon izleyip izlememeleri gibi bir sorun var. Bilindiği gibi, ailelerin pek çoğunda çocuklar, belli bir saate kadar anne-babayla birlikte teevizyon izlemektedir. En azından haberlerde aile birliktedir. Ancak televizyon konusunda duyarlı ve dikkatli davranarak çocuklarına belli saatlerde kısıtlamalar getiren aileler de ne yazık ki çocuklarını çizgi filmlerden koruyamamaktadır. Yani bir yerden kaçarken diğer tarafa yakalanmaktadırlar.

Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Ayrıca filmlerde sevilen karakterler karşılarındaki kişilere şiddet uyguladıklarında çocuklar tarafından coşku ve heyecanla izlenmekte ve kahramanın yenmesi yönünde tezahürat yapılmaktadır.

İstanbul`da 1995 ve 1999 yıllarında 5-7 ve 10-12 olmak üzere iki farklı yaş grubunu kapsayan toplam 509 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, çocuklara sorulan çeşitli sorularla çocukların haberleri nasıl algıladıkları ve tanımladıkları saptanmış. 5-7 yaş grubundaki çocuklar, bilindiği gibi kavramları ana dilinden basit sözcükler ve sembollerle tanımlayabilirler.

Haberlerde yer alan silah, bomba, kanlı bıçak, ambulans, çarpışan arabalar, birbirini vuran insanlar, yanan ormanlar, yanan ve yıkılan evlerin hepsi de olumsuzluk içermekte ve nitekim çocuklar tarafından da öyle algılanmaktadır. "Sana göre haber nedir?" sorusuna gelen yanıtların içinde en çarpıcı olanlarına baktığımızda adeta büyüklere ders verir nitelikte olduğunu görüyoruz. 6 yaşındaki bir kız çocuğu haberlerde sadece acınacak şeylerin olduğunu söylerken, 6 yaşındaki bir erkek çocuk ise haberleri korku filmi seyrettiğini ifade etmektedir. Tek veya iki kelimeyle tanımlamaları istendiğinde ise ağırlıklı olarak"savaş-ölüm", "kaza-ölüm" kavramları çıkmıştır (Rigel,1999). Ölümü sıradan bir olay gibi görmeye alıştırılmış bir nesil geliyor....

A.B.D`de yapılan bir araştırmada ise televizyonun şiddet eğilimlerini ortaya çıkarttığı ve kışkırttığı neredeyse kanıtlanmış ve onaylanmıştır. Televizyon, beyazların oturduğu mahalleye zencilerin mahallesinden 10 yıl önce gelmiş. Her iki mahallede de televizyon gelmeden önce ve geldikten sonraki suç oranlarında inanılmaz bir artış olduğu görülmüş.

Şiddet konusunda son olarak şunu ifade etmek gerekiyor. Tek başına televizyondaki şiddet görüntülerinin çocukları şiddete yönelttiğini söylemek elbette yanlış. Ancak, araştırmalara göre, çocuğun şiddete başvurması, çocuğun bulunduğu aile ortamı, çevre ve eğitime paralel olarak değişim göstermektedir. Örneğin sevgi ve huzur dolu bir ailede bulunan ve iyi bir eğitim alan bir çocukla, aile içinde şiddete maruz kalan, ya da ailede ve çevresinde şiddete tanık olan ve iyi bir eğitim olanağına sahip olamayan çocuklar, ve hele sokaklarda her türlü şiddetin içinde yaşayan çocuklar yanyana konduğunda ne demek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Belki de deyim yerindeyse televizyondaki şiddet görüntüleri çocuğun şiddete başvurma nedenleri arasında ikincil ama önemli bir yer tutmaktadır.

6.Okumaya, düşünmeye ve başarıya etkisi

İlk paragraflarda sözünü ettiğmiz yazılı kültür-televizyon ilişkisini anımsayalım. Bilindiği gibi yazılı kültür, düşünmeyi, yorumlamayı ve sorgulamayı sağlar insanlara... Oysa televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte bir "gösteri" çağı başlamış, bu eğlence ve gösteri çağının başlamasıyla birlikte insanlar sadece gösterilenleri almakla yetinir olmuşlardır. Artık bırakın yorumlamayı, düşünmek bile en son düşünülen şey olmaya başlamıştır. Kırk yılda bir düşünmeye iten bir program olsa bile insanlar "bütün gün yoruluyoruz zaten" diyerek eğlenceyi ve gösteriyi tercih etmektedirler. Oysa bilindiği gibi "Antik Yunanda, boş zamanda yapılan tek şey düşünmekti. Öyle ki `boş zaman` ya da `serbest zaman` ı karşılayan leisure, okul için kullanılırdı" (Postman,1995;18).

Yetişkinlerin bile televizyon tutsağı oldukları ve çoğu kez etkilendikleri bir ortamda çocukların bundan soyutlanamayacağı ortadadır. Kaldı ki yarının yetişkin bireyleri olacak olan çocukların algılama ve bilinç düzeyi düşünüldüğünde durumun daha da vahim olduğu görülmektedir. Televizyon tek yönlü bir toplumsallaştırma aracıdır, çünkü çocuk televizyona soru soramamakta, açıklama isteyememekte ve itiraz edememektedir. Çocuk televizyona maruz kalmaktadır, çünkü etkileşim tek yönlü bir biçimde gerçekleşmekte, yani sadece televizyondan çocuğa doğru olmaktadır.

Çocuklar televizyon önünde duygusal olarak hissetmektedirler, fakat kanıt aramamaktadırlar ve çok defa de düşünmemektedirler. Yaratılış olarak, bu durum kanıtlamaya direnmeyi geliştirmemektedir. Bilişsel çalışmanın olmaması da çocuğun yorulmasını doğurmaktadır. Tüm bu genel durum, çocuğun televizyon yayınlarını kolayca emmesini ve içine çekmesini kolaylaştırmaktadır... Televizyon uyutmaktadır. Televizyon eğlendirmekte ve doyurmaktadır. Bu iki olanak uyutmak için en fazla kullanılan yöntemdir (Saatçılar,1997).

Ayrıca çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Öyle ki çoğu kez yemek yemek için bile anne babasının yanına gitmemekte ve yemeği tepsi içinde sunularak televizyonu izlerken yemesi sağlanmaktadır.

Televizyon izlenirken programların sık sık reklamlarla kesilmesi, dikkatin sürekliliğinin yitirilmesine yol açmakta, yoğunlaşma kapasitelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bunların dışında televizyon, çocukta yazısal anlatımdan hareketle öykü inşası için zorunlu olan kapasiteyi, zihinsel imgelerin inşası kapasitesini azaltmaktadır (Revue,1998;37). Görüldüğü gibi belki daha az önemli değil ama, televizyon şiddetin de ötesinde çocuğun kişisel gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

7.Kültürel yabancılaşmaya etkisi

Bilindiği gibi televizyondaki programların bazıları, çizgi filmlerin ise neredeyse tümü dış kaynaklıdır. Yani bu ürünleri tüm dünya ülkeleri izlemektedir. Bu ise her toplumda ve o toplumdaki bireylerde ve özellikle çocuklarda farklı etkilenmeler yaratmaktadır.

Eğlence endüstrisiyle tüm toplumlar aynı anda etkilenmektedir. Geleneksel toplumların kültürleri üzerinde bu yolla televizyon, negatif etki yaratmaktadır. Endüstrileşmiş toplumlar işleyim ritmi açısından bu mesajları kabul etmeye daha uygundur. Mesajları ulaştıran dil de ulus kültürleri ve alt kültürleri bozmaktadır. Kültürel yabancılaşmayı arttırmaktadır (Mac Brides,1981;160-162).

Dolayısıyla çocuklar, kendi öz kültür ürünleri ile değil, başka ülkelerde üretilen kahramanlar ve farklı değerlerin işlendiği programlarla büyümektedirler. Bu da çocukları kendi ulusal kültürümüze yabancılaşmayı doğurmaktadır.

8.Dildeki yozlaşmaya etkisi

Yine bir üst başlıkta ifade edilen etkilenmeler nedeniyle televizyon, en önemli ifade ve iletişim aracı olan dil üzerinde de oldukça olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bu etkilenme iki biçimde olmaktadır. Birincisi kullanılan sözcük sayısının azlığı... İkincisi ise kendi ana dilinin yozlaşmaya başlamasına etkisi... Bu iki etmen, yabancı kaynaklı programların yanısıra, yerli programlarda da sıkça rastladığımız türkçenin yanlış, kötü, yabancı özentili ve kısır bir şekilde kullanılımasından ileri gelmektedir.

9.Kendi kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde oluşmasına etkisi

Burada aktarılan hiçbir maddenin birbirinden bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği açıkça görülüyor. Aynı şekilde çocukların bu etkilenmeler çerçevesinde kendi özgün kimliğini ve kişiliğini oluşturamaması da çok doğaldır. Kanımızca en sinsi tehlikelerden ve olumsuzluklardan biri de budur. Çocuk, kendini izlediği programlardaki kişilerin veya daha yoğun olarak filmlerdeki karakterlerin yerine koymaktadır.

Çoğu kez hayran olduğu kahraman ya da karakter, büyüyünce olmak istediği kişidir. Böylece çocuk kendi kişisel bilinci, çalışması ya da yetenekleri ile değil, tamamen farklı etkilenmelerle büyüyünce "O" (o her neyse) olmak istemektedir. Bu bazen bir yarışma programı sunucusu, bazen filmdeki kötü adamları döven erkek karakter, bazen de güzelliği sayesinde zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenen bir kadın karakter olabilmektedir. Bu örnekleri uzatmak mümkündür. Bunlar da biraz önce değindiğimiz okuma, yorumlama ve yargılama yetilerinin bilinen nedenlerle gelişmemesinden kaynaklanmaktadır.

10.Çocukluğun yitirilişi ve masumiyetin yok oluşuna etkisi

Tüketim ve şiddet başta olmak üzere tüm bu etkilenmelerin sonucu artık eski çocuklara benzeyen çocukları görebilmemiz neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Giysileri, tüketimleri, tavırları, yok olmaya başlayan oyunları ve nesneleştirilen minicik bedenleriyle artık çocukluk yok olmaktadır. Çocukluğun yok olmaya başlamasıyla da çocukla özdeş, insanların o dönemine atfedilen "masumiyet " de giderek ortadan kaybolmaya başlamıştır.

Tüketim adı altında günümüzde her yerde, hem yokoluşları hem de karikatürsi dirilişleri kutsayan bazı tarihsel yapıların parçalanmasına tanık oluyoruz. Aile çöküyor mu?, aile yüceltilir. Çocuklar artık çocuk değil mi? çocukluk kutsanır (Boudrillard,1997;116).

Çocuklar, belirli bir biçimde televizyon aracılığıyla, çocukluklarında yoksun bırakılmaktadırlar. Televizyon sayesinde, çocuklar çaresiz bir biçimde yetişkinler konumuna alıştırılıyorlar. Televizyon çağından önce, ana okullarındaki çocukların yapmış oldukları resimler daha çocuksu ve barışçıl iken, günümüzde yok edici robotlarla dondurulmuş şiddet içeriklidir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Peki ne yapmalı? Sadece araştırmak, incelemek ve konuşmak yeterli mi? Elbette değil... Şimdiye dek pek çok ülkede yapılan araştırmalar, televizyonun çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini kanıtladığına göre artık önlemler alınması için harekete geçme zamanı gelmiştir..

Harekete geçerken de çözüm önerilerinin doğru saptanması kadar bunların doğru adrese ifade edilmesi de önem taşımaktadır. Örneğin çözümü salt devletten beklemek kadar tek başına televizyon kanallarından beklemek de yanlıştır.

Şu anda televizyonu çocukların hayatından baskı yoluyla çıkartamayacağımıza göre yapılabilecek şeyler bellidir. Aileler ve sivil toplum örgütleri bu konuda en başta gelen doğru adreslerdir. Ben burada önce ailelerin beklentilerini ve yapabileceklerini, daha sonra da sivil toplum örgütlerinin yapabileceklerini, en son da genel olarak birkaç öneriyle çalışmamı bitirmek istiyorum.

Ana babaların televizyon programlarının içeriği ile ilgili istekleri şunlar:

1.Televizyonda gösterilen vurdulu kırdılı şiddet içeren filmlerin ya da reality-showların, yayından kaldırılması ya da geç saatlerde yayına konması.

2.Özellikle, haberlerde, şiddet içeren ve üzücü görüntülerin yer almaması ve defalarca, üstü bantlı olsa da gösterilmemesi.

3.Çocuklara duygu ve davranışlarıyla örnek olabilecek çocuk oyuncu ya da oyuncuların rol aldığı yerli dizi filmlerin gösterilmesi.

4.Televizyonda çocuk programlarının ve çizgi filmlerin çeşidi ve süresinin arttırılması ve bu filmlerin arka arkaya değil de aralıklarla gösterilmesi.

5.Türk kültüründe yer etmiş halk tiplemelerinin çocuk programlarında daha çok yer alıp çocuklara tanıtılması.

6.Çocuk dizileri ve çocuk programlarında argo sözcüklerin kullanılmaması.

7.Özellikle çocuk yuvalarına giden çocuklar düşünülerek çocuklara yönelik programların akşam 19.00 ile 21.00 arasında gösterilmesi.

8.Türk televizyon kanalları arasında sadece çdcuklara yönelik ve çocukların sunduğu bir kanalın yer alması (Başal,1999).

Çocuklara yönelik programlar hazırlanırken, program yapımcıları tarafından çocukların özellikleri dikkate alınmalı ve gelişimin en hızlı olduğu okul öncesi dönemde onların dış uyarılardan çok fazla etkilenebilecekleri düşünülmelidir.

Ailelere düşen öncelikle çocuğu televizyon karşısında yalnız ve savunmasız bir biçimde bırakmamak, mümkün olduğunca birlikte izlemek. Konuşarak, anlatarak ve paylaşarak. Sonra da çocukları okumaya sevketmek ve televizyon izlemelerine belli ölçülerde sınırlandırmalar getirmek.

Sivil toplum örgütleri birlikte hareket ederek en azından başlangıç olarak çocuklara yönelik tüm programlarda yer alan şiddet unsurlarının kaldırılmasını sağlamaları gerekmektedir. Şiddet ya da çocuklara zararlı olduğu düşünülen unsurların yer aldığı programlarda kodlama sistemi uygulanabilir.

Salt çocukların değil, yetişkin bireylerin de okuma alışkanlıklarının ve bunun uzantısında sağlanacak olan yetilerin kazandırılması gerekir. Yine bu çerçevede televizyonda izlenen görüntülerin anlamlarının okunması ve yorumlanması eğitimi verilmelidir. Başta yetişkin bireyler olmak üzere görüntülerin okunması ve yorumlanması öğrenildiği takdirde izleyiciler televizyon karşısında savunmasız ve bilinçsiz bir durumda olmaktan kurtulacakları için uğranılacak zarar ya da olumsuz etkilenmeler sıfırlanamasa da minimuma inecektir.

Postman ve Powers, izleyicinin kendini savunabilmesi için, hazırlıklı bir kafaya ve birbirini bütünleyen bir değer sistemine sahip olması gerektiğini belirtirler (Postman ve Powers,1996;83-102). Buna kavuşmanın yolu ise, insanların okuma alışkanlığını kazanması, düşünme, tartışma ve yargılama yetisine kavuşması ve herkesin yararlı birer hobi edinmesinden geçmektedir.

Belki kat edilmesi gereken yol çok fazla... Ama istersek yapabiliriz....

KAYNAKLAR

BAŞAL, H.A.(1999), "3-6 Yaş Çocukların Günlük Yaşamlarında "Televizyon" ve "Televizyon" ile İlgili Ana-Baba Görüşleri" İletişim Ortamlarında Çocuk Birey Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 13-15 Nisan 1999, A. Ü İl.Fak.
BATMAZ, V. (1998), "Televizyonlar MGK Gündemine Alınmalı", Radikal, 28 Şubat
BOUDRILLARD, J. (1997), Tüketim Toplumu, Çev.Hazal Deliçaylı, Ayrıntı Yay., İstanbul
BURTON, G. ( 1995), Görünenden Fazlası, Çev.Nefin Dinç, Alan Yay., İstanbul
BÜKER, S.-KIRAN, A. (1999), Reklamlarda Kadına Yönelik Şiddet, Alan Yay., İstanbul
DURLU, L.Ö.(1995), "Bilgisayar Oyunları ve Cinsiyet Rolleri", Çocuk ve Toplum, Gündoğan Yay., Ankara
FROMM, E.(1991), Sahip Olmak Ya Da Olmak, Çev.Aydın Arıtan, Arıtan Yay., İstanbul
HAMELINK CEA, H.(1997), International Communication Market and Morality Der: Ali Mohammady, International Communication and Globalization, Sage Publ., London
KAPFERER, J.N.(1985), Çocuk ve Reklam, Çev., Şermin Önder, Afa Yay., İstanbul
KURUOĞLU, H. (1999) ,"Televizyon Reklamlarında Çocuk", İletişim Ortamlarında Çocuk Birey Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 13-15 Nisan 1999, A. Ü İl.Fak.
MAC BRIDE, S.(1981), Many Voices One Word, Sage Publ., London
POSTMAN, N. (1995), Çocukluğun Yokoluşu, Çev.Kemal İnal, İmge Yay., İstanbul
POSTMAN, N. (1994), Televizyon:Öldüren Eğlence, Çev.Osman Akınhay, Ayrıntı Yay., İstanbul
POSTMAN, N.-Powers,S.(1996), Televizyon Haberlerini İzlemek, Çev.Aslı Tunç, Kavram Yay., İstanbul
REVUE, (1998), Sciences et Avenir, Şubat
RİGEL, N. (1999), "Child in the News Network", İletişim Fakültesi Dergisi, IX. İstanbul
SAATÇILAR, C. (1997), Anaokuluna Giden Çocukların Sosyalizasyon Süresinde Ebeveynlerin ve Eğiticilerin Rolü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, E.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir
TİMİSİ, N.(1996), Medyada Cinsiyetçilik, Ankara: T.C Başk. Kadın Stat. ve Sorn. Gen. Müd.Yay.
UNNIKRISHNAN, N.-BAIPAI, S. (1996), The Impact of Television Advertising on Chlidren, Sage Publ., New Delhi
YAVUZER, H. (1990), Çocuk ve Suç, Remzi Kitabevi, İstanbul

SIR SAKLAMAYAN ANNE-BABALAR

 

Bir iftardayız. İftarı güzel hava nedeniyle dış mekânda yapıyoruz. Çocuklar ise bahçede oyun oynuyorlar. Yemeklerimizi yiyip koyu bir muhabbete koyuluyoruz. Bu sırada bahçeden bir ağlama sesi geliyor. Bir köşede 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu usulca ama içli bir şekilde ağlıyor. Muhabbeti bırakıp kız çocuğunun yanına gidiyorum. Tanıdığım bir kız çocuğu. Eğilerek onun göz hizasına geliyorum. Saçlarını okşadıktan sonra neden üzülüp ağladığını soruyorum. Verdiği cevap çok ilginç: “Annem her şeyimi başkalarına anlatıyor.”

Çocuğu teselli etmeye çalışıyorum ama bu meseleye o kadar çok içerlemiş ki bir türlü susmuyor. Annesi çeşitli zamanlarda birkaç defa yanına çağırsa da oralı olmuyor. Diğer çocukların arasına da katılmıyor. Sessizce babasının yanında sohbet bitene kadar oturuyor. 

* * *

Sır saklamak güzel bir haslet. Sır saklayanları hepimiz takdir ediyoruz. Arkadaşlarımızın bizimle paylaştığı özel durumları bir başkasına anlatmıyoruz. Hele anlatacağımız şeyler arkadaşımızın utanmasına vesile olacaksa daha fazla dikkat ediyoruz.

Arkadaşlarımız söz konusu olduğunda oldukça hassas davranan bizler, çocuklarımıza sıra geldiğinde pek hassas davranmıyoruz. Komşularımızla birlikteyken üstelik çocuklarımız da yanımızdayken onların özel bilgilerini paylaşabiliyoruz.

“Biliyor musun, geçen gün bizim oğlan gece altına kaçırdı.”

“Dün akşam ailecek gezmeye gittik. Kaan gittiğimize bin pişman etti. Burnumuzdan getirdi.” 

“Teyzesi bizim kız çok utangaç. Hatta senin yanına gelirken bile çok utandı.”

“Yukarıda Allah var, bizim çocuklar bir kere olsun odasını toplamazlar.”

“Bizim çocuk okuldan gelir, çantayı atar. Ödev felan yapmaz”

“Murat çok pasaklı. Gün boyu onun kirini temizlemekten bir hal oluyorum.”

“Geçen hafta bizim çocuk ne yapsa beğenirsin. Sen mutfağa git. Su şişesini al, yere düşürüp kır. Ben yerdeki cam parçalarını görünce çileden çıktım tabi.”

Listeyi daha da uzatabiliriz. Şu bir gerçek ki, anne-baba olarak çocuklarımızın hayatına dair her şeyi başkalarına anlatma yetkisini kendimizde görüyoruz. Halbuki bunu yaparken çocuklarımızın ruhlarını yaralayabiliyoruz. 

 ***

Bize lazım olan empati. Bu kelime artık çok kullanılıyor biliyorum. Gelin görün ki, empatiyi uygulayabilmek o kadar da kolay bir iş değil. Çocuklarımızın hayatına dair bilgileri paylaşırken birazcık empati kurarak hangi bilgileri paylaşabileceğimizi saptayabiliriz aslında. Tek yapmamız gereken kendimizi onların yerine koymak.  

Örneğin utangaç olsaydık ve yanımızda bir arkadaşımızla bir misafirliğe gitseydik, arkadaşımız bizim utangaç olduğumuzu misafirlikte alenen söylemesi hoşumuza gider miydi? Arkadaşımız “Yanımdaki benim arkadaşım. Kendisi oldukça utangaçtır. Buraya gelirken bile çok utandı.” deseydi ne hissederdik?

Ya da eşimiz bir akraba ziyaretinde, “Bizim bey/hanım da çok dağınık. Gün boyu onun dağınıklığını topluyorum.” demiş olsa o anda eşimiz karşı duygularımız nasıl olurdu?

Hiç birimiz hatalarımızın, dikkatsizliklerimizin ve olumsuz özelliklerimizin bir başkasına aktarılmasını istemeyiz. Onların sır olarak kalmasını arzu ederiz. Gizli tutulsun isteriz. Öyleyse bu konuda anne-baba olarak bize de dikkatli olmak düşüyor. Çocuklarımızın olumsuz davranışlarını ve özelliklerini en samimi komşumuzla paylaşırken bile yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Mehmet Teber - Haber 7
m.teber@yahoo.com

 

 

Bakanlık: Çin malı yüz boyasında ağır metal var

Bakanlık: Çin malı yüz boyasında ağır metal var

 

Sağlık Bakanlığı, Çin ve Kuzey Kore’den gelen özellikle eğlence amaçlı, çocukların yüzlerini süslemede kullanılan boyalarda ağır metal tespit etti.

Meltem ÖZGENÇ`in haberi

Satışı yasaklanan ve piyasadan toplatılmasına karar verilen boyaları alan vatandaşlar boyaları kullanmamaları konusunda uyarıldı. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Ercan Şimşek’in verdiği bilgiye göre, kozmetik ürünleri AB ülkeleri mevzuatı gereği Sağlık Bakanlığı’ndan onay almadan, ruhsatlandırılmadan ithal ediliyor. Ancak bu ürünler sürekli “bakanlıktan onaylı” diye satışa sunuluyor. Oysa ürünler ülkeye girdikten sonra Bakanlıkça rastgele numune alınarak ya da vatandaş şikâyetleri dikkate alınarak inceleniyor. Sağlığa zararlı olanlar derhal toplatılıyor. İlgili firmalara ise ceza veriliyor. Şimşek’in açıklaması şöyle:

Ağır metal tespit edildi

Son denetimlerde kırtasiyelerde satılan ve kozmetik ürün olarak değerlendirilen ürünlerden alınan numunelerin test sonuçlarında, genellikle çocuklarımız için kullandığımız ama zaman zaman tiyatro sanatçılarının da kullandığı yüz dekor malzemeleri ile boyaların bazılarında ağır metal tespit ettik. Bu boyaların Çin ve Kuzey Kore menşeli olduğunu belirledik. Bu nedenle vatandaşlarımızı özellikle bildik markaları tercih etmeleri ve merdiven altı olmayan güvenilir yerlerden alışveriş yapmaları konusunda uyarıyoruz.

Denetim dairesi kuruldu

Bugüne kadar piyasa gözetim ve denetim işini etkin biçimde yapmaya çalışıyorduk, ama gördük ki sektördeki ürün çeşitliliği gün geçtikçe artıyor. Hal böyle olunca Bakan Akdağ, bu alana daha çok önem vermemizi istedi. Bir ay önce İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü bünyesinde Piyasa Gözetimi Denetimi Daire Başkanlığı kuruldu. Artık denetimler çok daha etkin olacak.

HÜRRİYET

Her anne-baba, haliyle çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek ve eğitmek ister. Ne var ki, bu süreçte farkında olarak ya da olmadan kendi eğitme arzusu ile çelişen davranışlar sergiler. İşte bu haftaki yazımızın konusu da çocuk eğitiminde sıkça gözlemlediğim çelişkiler. 

BAK, BİR DAHA ŞİDDET UYGULARSAN SANA VURURUM TAMAM MI!

“Hocam bizim çocuk arkadaşlarına karşı çok saldırgan.”

“Saldırgan derken?”

“Yani, başka çocuklara karşı devamlı şiddet uyguluyor?”

“Ne yapıyor mesela?”

“Kafalarına yumruk atıyor”

“Bu durumlarda sizin tepkiniz neler oluyor?”

“Ben de onun kafasına vuruyorum hocam, yaptığının acısını anlasın diye.”

Bazen kavgacı ve şiddet gösteren çocuklarımızı susturmak ve durdurmak için biz de şiddet gösteriyoruz. Bir keresinde arkadaşına vurduğu için çocuğuna kızıp ona vuran bir anne görmüştüm. Annenin kendisi kızgınlığını vurarak ifade ediyordu. E haliyle çocuk da bunu yapabilir. Şiddet uygulamaması için çocuğumuzu uyarırken bazen bizler şiddeti kullanıyoruz. Bir çelişki değil mi?

YALAN İYİ DEĞİLDİR YAVRUM.. BENİMKİLER Mİ? ONLAR ŞAKA CANIM

“Hocam, bizim çocuk çok yalan söylemeye başladı.”

“Özellikle kime karşı yalan söylüyor?”

“Daha çok bize karşı hocam.”

“Sizce bunu nereden öğrenmiş olabilir?”

“Hocam bizde yalan olmaz. Biz dürüst bir aileyiz.”

Küçükken çocuklarla oyun oynarken, çocuğumuzu arkamıza saklıyor ve onu aramaya gelen annesine ‘Ali burada yok annesi’ gibi çocuğumuzun duyacağı şekilde yalan söylüyoruz. Farkında olmadan çocuklara yalan söylenebileceğini aslında biz aşılamış oluyoruz.

BEN SÖZÜNDE DURMAM, SEN DUR AMA

“Hocam bizim çocuk hiç sözünde durmuyor. Her defasında ‘Tamam babacığım bir daha yapmayacağım’ diyor ama iki gün sonra yine yapıyor.”

“Yani verdiği sözlerde pek durmuyor öyle mi?”

“Pek değil hocam, hiç durmuyor.”

“Çocuğunuzla konuşurken, iki yıl önce ona oyun konsolu sözü verdiğinizi ama bu sözü yerine getirmediğinizi söyledi, doğru mu?”

“Hocam o bir ara ağzımdan çıktı. Oyun konsolu alıp onun geleceğini mahvetmek istemem.”

Çocuklarımızın sözünde durmamasında yakınırken, onlara verdiğimiz sözleri öteleyebiliyoruz bazen. Bazı sözlerimizi ise hiç yerine getirmiyoruz. Davranışlarımızda çelişki yok mu?

TELEVİZYON ZARARLIDIR YAVRUM, BENİM İÇİN DEĞİL TABİ 

“Hocam artık ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Hangi konuda”

“Çocuğum okuldan gelir gelmez televizyonun başına geçiyor ve akşam yatana kadar televizyon izliyor. Sabah kalktığında ilk yaptığı iş uykulu gözlerle televizyonu açmak.”

“Peki, evde bu şekilde çok televizyon izleyen birisi var mı?”

“Yok hocam.”

“Baba işten eve gelince ne yapıyor?”

“Hocam yemeğini yer. Sonra televizyonun karşısına geçer. Yatana kadar da televizyon izler.”

Bizler tüm boş zamanımızı televizyon izleyerek geçirirken, çocuklarımıza zamanı etkili ve verimli kullanmayı nasıl anlatabiliriz ki? Bizim hayatımızın iş dışındaki kısmını televizyon ve bilgisayar dolduruyorsa, çocuklarımızın da okul hayatının dışındaki vakitlerini bunlara sarf etmesi normal değil mi?

KİTAP FAYDALIDIR YAVRUM, HER NE KADAR PEK OKUMASAM DA

“Hocam bizim çocuklar hiç kitap okumuyor.”

“Hiç mi?”

“Ancak bizim zorlamamızla okuyorlar hocam.”

“Siz kitap okur musunuz?”

“Pek okuyamıyorum hocam, vaktim yok yani.”

“En son okuduğunuz kitabın ismi neydi?”

“Valla hocam hatırlamıyorum. Nerde bizde o zeka?”

Kitap çok faydalıdır diyoruz ama acaba bu kadar faydalı işi neden biz yapmıyoruz? En son ne zaman kitap okuduk? Ya da çocuğumuz en son anne-babasının kitap okuduğuna ne zaman şahit oldu?

ÖZGÜVENİNİ YÜKSEK TUT YAVRUM, BENİM AŞAĞILAMALARIMA RAĞMEN

“Hocam benim çocuk çok pasif. Başına vur ekmeğini elinden al”

“Anladım”

“Hocam derste bir kere parmak kaldırmış değildir. Bakkala git, parayı bozdur desem bozduramaz”

“Bu gibi durumlarda çocuğunuza nasıl motive ediyorsunuz?”

“Ne motivesi hocam ya. Onda akıl olsa. Ben kaç defa anlattım ona. Ama kafa basmıyor ki.”

“Çocuğunuz yanlış yaptığında tepkiniz nasıl olur?”

“Kızıp bağırırım hocam.”

“Bu esnada ağzınızdan ne gibi kelimeler çıkar?”

“Hocam ben biraz öfkeliyim de. Pek iyi kelimeler çıkmaz yani”

Çocuklarımız başarısız olduklarında ya da hata yaptıklarında onları cesaretlendirmemiz gerekirken ‘geri zekâlı, aptal, koca kafa, tembel, uyuşuk, mal, salak, beceriksiz, sakar vb.” gibi kelimeleri kullanıyorsak çocuklarımızdan nasıl özgüvenli olmalarını bekleyebiliriz ki? 

AİLE BAĞLARINI SIKI TUT YAVRUM, BEN ÇÖZSEM DE

“Hocam çocuğumuz bizden tamamen koptu.”

“Koptu derken?”

“Bizimle pek iletişime geçmiyor. Ortak bir noktamız kalmadı gibi. Yani evden uzaklaşıp başka işlere bulaşmasından korkuyorum”

 “Ailecek bir araya geliyor musunuz?”

“Hep aynı evdeyiz hocam”

“Kastettiğim tüm aile ortak bir şeyler yapıyor musunuz?”

“Hocam ben bankacıyım, eşim ise bir tekstil firmasında çalışıyor. Biz akşam eve 8 gibi geliyoruz. Geldiğimizde onlar yemeklerini yemiş oluyorlar. Hatta küçük uyumuş bile oluyor”

“Yani, beraber yemek yemiyor musunuz?”

“Pek değil hocam.”

Aile bağlarının sıkı olması, ailenin birlikte yaptığı işlerin sayısı ve içeriği ile alakalıdır. Aile ortak olarak bir hüznü, mutluluğu, korkuyu ve eğlenceyi paylaşmıyorsa o aile çözülmeye mahkumdur. Bir yandan çocuklarımız bizden uzaklaşıyor diye endişeleniyoruz, diğer yandan davranışlarımızla biz bu süreci destekliyoruz.

Özetle, çocuklarımızı eğitmeye çalışırken onları eğen bizzat biz olabiliriz. Öyleyse onları eğitmeye önce çelişkileri ortadan kaldırmakla başlayalım. 

Psikolojik Danışman & Pedagog Mehmet Teber - Haber 7
www.mehmetteber.com

Bebekler iki dil arasındaki farkı ayırt ediyor PDF Yazdır E-posta

(AKOYAKA)- Psychological Science dergisinde yayımlanan bir araştırmada, bilim adamları  yeni doğan bebekleri iki gruba ayırdı. İlk gruptaki bebekler anne karnında sadece İngilizce, ikinci gruptakiler ise hem İngilizce hem de Filipin dili Takalotça duymuştu.

Bebeklerin hangi dili tercih ettiğini belirlemek için bilim adamları, emme refleksini ölçtü. Refleksin artması bir uyaran olduğunu gösteriyordu.

İlk deneyde, bebeklere dilin, her dakika İngilizce ve Takalotça arasında değiştiği 10 dakikalık bir konuşma dinletti. Anne karnında sadece İngilizce duyan bebekler konuşmanın İngilizce olduğu bölümlerde daha fazla emme refleksi verdi. Her iki dili anne karnında duyan bebekler ise bu dillere farklı refleks vermedi.

İkinci deneyde bir kişi bebeklerle İngilizce ya da Filipin dilinde konuştu. Başka bir kişi de ilk kişinin konuştuğu dilde ve diğer dilde devam etti. Anne karnında iki dil duyan bebeklerin emme refleksi, ikinci kişinin ilk kişiden farklı dilde konuşması sırasında artmadı.

Araştırmaya imza atanlar, çift dilli bebeklerin iki dil arasındaki farkı ayırt edebildiğini belirterek, "Hayatın ilk anlarından itibaren çift dilli bebeklerin iki dili birbirine karıştırmaması için bir mekanizmanın var olduğunu" da vurguladı.

Kaynak: egitimhaberim.com

www.akiloyunlariakademisi.com



 

Yalanın psikolojisi

İki ana nedenden dolayı yalan söylüyoruz. Bu iki nedenden dolayı yalan söyleyen bizler acaba yalanı nereden öğreniyoruz? Çocuklarımızı yalandan nasıl kurtarabiliriz?

Bazen zararını gördüğümüz, bazen de kısa süreli bize faydası dokunan ama neredeyse hepimizin hayatında olan bir gerçek var: Yalan. Küçüğümüz büyüğümüz; yaşlımız, gencimiz çoğumuz bir şekilde yalan söylüyoruz. Aslında yalan söylememiz gerektiğini çok iyi biliyoruz. Yalanın zayıf karakterli insanların silahı olduğunun da farkındayız.  Peki, bunları bilen bizler neden yalan söylemeye devam ediyoruz? Soruyu daha da genişletecek olursak, neden insanlar yalan söylüyor, yalan söyleme hastalığı bize nasıl yerleşiyor? Ve daha da önemlisi çocuklarımızı yalandan nasıl uzak tutabiliriz?

İki ana nedenden dolayı yalan söylüyoruz:

a) Cezadan kaç(ın)mak. Babasının dayağından korkan çocuk yalan söyler çünkü doğruyu söylerse ceza ile karşılaşacaktır. Ödevini yapmayan öğrenci yalan söyler çünkü öğretmeninin kendisine düşük not vermesini istememektedir.

b) Mükafat (ödül) elde etmek. Küçük çocuk ilgiyi üzerine çekmek için yalan söyler, göreceği ilgi onun mükafatıdır. Tüccar kalitesiz malı kaliteli diye anlatır, alacağı ücret onun ödülüdür.

Cezadan kurtulmak ya da ödüle ulaşmak amacıyla yalan söyleyen bizler acaba yalanı nereden